- Sputnik Türkiye, 1920
ANKARA'DAN HABER VER
Deneyimli gazeteci Zülfikar Doğan, ‘Ankara’dan Haber Ver’ programında ekonomiye yön veren kararları, etkilerini ve bilinmeyen yönlerini Radyo Sputnik dinleyicileri için her pazartesi ve çarşamba masaya yatırıyor.

‘Gelir uçurumu eğitimde 292 katlık makas yarattı’

Ankara'dan Haber Var
Ankara'dan Haber Var - Sputnik Türkiye, 1920, 08.07.2026
Abone ol
Gazeteci Zülfikar Doğan, TÜİK verilerinin gelir grupları arasındaki uçurumu gözler önüne serdiğini belirterek, en çarpıcı tablonun eğitim harcamalarında ortaya çıktığını söyledi. Doğan, dar gelirli ailelerin çocuklarını eğitimde tutmakta zorlandığını, üst gelir gruplarının ise eğitime 292 kat daha fazla harcama yapabildiğini söyledi.
Gazeteci Zülfikar Doğan, Radyo Sputnik’te hazırlayıp sunduğu ‘Ankara’dan Haber Var’ programında Türkiye’nin beyin göçü tablosundan kredi kartı kullanımına ve gelir dağılımı istatistiklerine kadar birçok konu başlığında değerlendirmelerde bulundu.

‘Tüketimin yarısı en zengin yüzde 20’den geliyor’

Doğan, enflasyonu düşürmek için ücretlerin baskılanmasının gerekçesi olarak öne sürülen ‘talep fazlası’ tezinin TÜİK verileriyle örtüşmediğini söyledi. Hane halkı tüketim harcamalarının büyük bölümünün en yüksek gelir grubunda toplandığını belirten Doğan, dar gelirli milyonların ise gelir yetersizliği nedeniyle zaten tüketim yapamadığını vurguladı:

“Haziran 2023’te uygulamaya konulan programın temel hedeflerinden biri, geniş kesimlerin talep ve tüketim harcamalarını kısarak enflasyonu düşürmekti. Bunun için de gelirleri baskılama yoluna gidildi; emeklilere, asgari ücretlilere ve memurlara düşük zamlar yapılarak bu hedef gerçekleştirilmeye çalışıldı. Ancak TÜİK’in 2025 yılına ilişkin Hane halkı Tüketim Harcaması istatistikleri bambaşka bir tablo ortaya koyuyor. Veriler zaten dar gelirli kesimin, milyonlarca kişinin tüketemediğini ve harcayamadığını gösteriyor.

Türkiye’de toplam gelirin yüzde 50’den fazlasını elinde bulunduran nüfusun ilk yüzde 20’lik kesimi, yani yaklaşık 16 milyon kişi, toplam tüketim harcamalarının neredeyse yüzde 50’sini gerçekleştiriyor. En düşük gelire sahip en alttaki yüzde 20’lik dilimin tüketim harcamalarındaki payı ise sadece yüzde 7 düzeyinde. Başka bir ifadeyle, “para verirsek harcarlar, enflasyonu da tutamayız” tezi, TÜİK’in Hanehalkı Tüketim Araştırması verileriyle çürütülüyor. Çünkü toplumun yüzde 60-70’e varan kesimi geliri yetmediği için zaten herhangi bir harcama yapamıyor. En yüksek geliri elde eden yaklaşık 16 milyon kişi ise harcamada sınır tanımıyor; toplam tüketim harcamasının neredeyse yarısını bu kesim gerçekleştiriyor. En alttaki kesimin payı ise yüzde 5,98’e kadar düşüyor.”

‘Eğitimde makas 292 kata çıktı’

Doğan, TÜİK’in tüketim verilerinin gelir grupları arasındaki uçurumu çarpıcı biçimde ortaya koyduğunu belirterek, zorunlu harcamalarda farkın sınırlı kaldığını; eğitim, sağlık, ulaşım, finans ve eğlence gibi kalemlerde ise makasın katlanarak açıldığını söyledi. Mevcut ekonomi politikasının dar gelirliyi baskılarken, yüksek gelir gruplarının harcama gücünü koruduğunu vurgulayan Doğan, şunları söyledi:

“Gıda, konut ve kira harcamaları hayati nitelikte olduğu için en yüksek ve en düşük gelir gruplarında bu kalemlerdeki fark görece sınırlı kalıyor. Örneğin en düşük ve en yüksek gelir grupları arasındaki gıda harcamaları farkı 2,9 kat, konut ve kira harcamalarındaki fark ise 3,7 kat. Ancak diğer kalemlerde tablo çok daha çarpıcı. Sağlık harcamalarında en alt ve en üst gelir grupları arasındaki fark 20 kata çıkıyor. Eğlence ve kültür harcamalarında üst gelir grubu alt gelir grubundan 35,5 kat daha fazla harcama yapıyor. Tatil, yeme-içme ve gezi harcamalarında fark 16 kat. Kişisel bakım, estetik ve kozmetikte 21 kat, banka ve finansal hizmet harcamalarında 62,5 kat, ulaştırma ve seyahatte ise 52 katlık fark var.

Asıl çarpıcı alan ise eğitim. En alt gelir grubundakiler çocuklarını okula göndermekte zorlanırken, hatta kimi zaman okuldan alıp çalışma hayatına yönlendirmek zorunda kalırken; üst gelir grubundakiler eğitime 292 kat daha fazla harcama yapıyor. Çocuklarını yurt dışında okutuyor, yurt içinde de en pahalı okullarda eğitim almalarını sağlıyorlar.

Gelir dağılımındaki eşitsizlik ve adaletsizlik, enflasyonla birlikte öylesine derinleşmiş durumda ki bu tablonun kolay kolay düzeltilmesi mümkün görünmüyor. Burada artık siyasi tercih devreye giriyor: İktidar tercihini üst gelir gruplarından yana mı, alt gelir gruplarından yana mı kullanacak? Mevcut politika, bu tercihin üst gelir grupları lehine kullanıldığını gösteriyor. Çünkü zaten ulusal gelirin yüzde 50’sinden fazlasını elinde tutan bu kesimler, yüksek faiz politikasından en fazla yararlanan grup konumunda. Faizden elde ettikleri milyarlarla tüketim harcamalarını rahatlıkla sürdürebiliyorlar.

Bu nedenle ekonomi yönetiminin ve Hazine ve Maliye Bakanı’nın “gelirleri kısarak, tüketimi azaltarak enflasyonu düşüreceğiz” tezi, TÜİK verilerinde tam tersine işaret eden bir tabloyla karşı karşıya kalıyor. Çünkü asıl harcamayı yapan, geliri kontrol edilemeyen üst gelir grupları.”

‘Milyonlarca kişi artık geliriyle değil, borçla yaşıyor’

Doğan, yüksek enflasyon ve faiz ortamında ücretlerin hızla erimesi nedeniyle hane halklarının yaşamlarını kredi kartı, ihtiyaç kredisi ve ek hesaplarla sürdürmeye çalıştığını söyledi. BDDK verilerinin, milyonlarca kişinin günlük harcamalarını artık gelirle değil borçlanmayla finanse ettiğini gösterdiğini belirten Doğan, şunları kaydetti:

“Faizler bu kadar yüksek, enflasyon da yüksek seyrini sürdürürken insanlar yaşamlarını nasıl sürdürüyor? Asıl sıkıntı burada ortaya çıkıyor. Çünkü BDDK verileri çok çarpıcı bir tabloyu gösteriyor. Gelirler ve ücretler enflasyon karşısında eridiği için insanlar hane ekonomisini kredi kartlarıyla çevirmeye başlamış durumda.

BDDK’nın ilk 6 ay verilerine göre bireysel tüketici kredileri ve bireysel kredi kartı harcamalarının toplamı 6,3 trilyon liraya ulaşmış. Bunun 3,2 trilyon lirası tüketici kredilerinden, 3,1 trilyon lirası ise kredi kartı harcamalarından oluşuyor. Yani milyonlarca kişi artık geliriyle değil, borçla yaşıyor. Ya yüksek faizle bankadan ihtiyaç kredisi çekiyor ya da kredi kartı harcamalarıyla hayatını idame ettirmeye çalışıyor.

Buna ek olarak bir de kredili mevduat hesapları var. Bankalar bunları “ek hesap” adı altında açıyor; adeta bedava para sunuyormuş gibi pazarlıyor. Oysa kredili mevduat hesaplarından yapılan harcamalar da ilk 6 ayda 833 milyar liraya ulaşmış durumda. Üstelik bankalar bu hesaplara aylık yüzde 4-4,5 düzeyinde, fahiş denebilecek faizler uyguluyor. Yani aileler, enflasyon nedeniyle gelirlerini büyük ölçüde kaybettikleri ve ayın yarısını bile getiremedikleri için kısa vadeli borçla yaşama sistemine geçmiş durumda. Bu sistem de kredi kartları ve ihtiyaç kredileri üzerinden işliyor.”

‘Asgari ödeme tuzağı borcu katlıyor’

Asgari ödeme ve taksitlendirme yöntemlerinin borcu ertelemekten öteye geçmediğini belirten Doğan, faiz yükü büyüdükçe milyonlarca kişinin daha ağır bir borç sarmalına sürüklendiğini vurguladı:

“Bankalararası Kart Merkezi’nin en güncel verilerine göre Türkiye’de kredi kartı sayısı 147,6 milyona ulaşmış. Buna banka kartları ve nakit ödeme kartları da eklendiğinde, insanların cebinde taşıdığı toplam kart sayısı 462 milyona çıkıyor. Bu da kişi başına ortalama 7 kart anlamına geliyor. İnsanlar bir kartın borcunu başka bir kartla kapatarak, bir harcamayı bir karttan diğer harcamayı başka bir karttan yaparak aile ekonomilerini çevirmeye çalışıyor.

Burada en yaygın çıkış yolu, kartın asgari tutarını ödeyerek çarkı döndürmek. Ancak bu, insanlara çok ağır maliyetler yüklüyor. Ekonomik ve sosyolojik açıdan adeta bir uyuşturucu etkisi yaratıyor. Çünkü kartın asgari tutarını ödediğinizde ana borcunuzun üzerine faiz işlemeye devam ediyor. Kalan borca işleyen faiz nedeniyle bir sonraki ay ödenecek asgari tutar daha da yükseliyor; sonraki ay daha da artıyor. Sonuçta kişi, işleyen faiz nedeniyle zamanla asgari tutarı bile ödeyemez hale geliyor.

Elbette kayıt dışı ekonominin önlenmesi ve harcamaların kayıt altına alınması açısından kartlı harcamaların teşvik edilmesi önemli. Ancak Türkiye’de bu sistem, dünyanın pek çok ülkesinden farklı olarak borçla yaşama modeline dönüşmüş durumda. Yüzde 30’u aşan enflasyonun gelirleri erittiği bir ortamda ailelerin çarkı borçla dönüyor.

Oysa kredi kartıyla yaptığınız harcama bir gelir değildir; borç da gelir değildir. Kredi kartına tanımlanan limitler kişisel servet anlamına gelmez. O limit, bankanın sizden gelecekte faiziyle birlikte tahsil edeceği bir borçtur. Kredi kartına tanımlanan taksitlendirme imkânları da bir kolaylıktan çok tuzak gibi görülmeli. Çünkü taksitlendirme, hayat pahalılığını ve borcu ileriye ertelemek; üstelik bunu faiz yüküyle birlikte yapmak anlamına geliyor. Borç, faizle birlikte büyüyor ve zamana yayılıyor.

Bu nedenle, ceplerde yüz milyonlarca kartın taşındığı Türkiye’de kart harcamalarında artık çok daha dikkatli olmak gerekiyor. Çünkü işin boyutu olağanüstü riskli bir noktaya doğru ilerliyor.”

‘Beyin göçünde tablo ağırlaşıyor’

Doğan, beyin göçünün artık geçici bir eğilim olmaktan çıktığını belirterek, yurt dışına gidenlerin büyük bölümünün ekonomik gerekçelerin yanı sıra özgürlük, hukuk ve gelecek kaygısı nedeniyle Türkiye’den ayrıldığı yönündeki anket sonuçlarını aktardı. Araştırmaya göre katılımcıların önemli kısmı geri dönmeyi düşünmezken, çocuklarının yaşamını da yurt dışında kurmasını istiyor:

“2023 yılında Türkiye’den yurt dışına beyin göçü zirve yaptı. Bu süreç, 2023 Mayıs ayındaki Cumhurbaşkanlığı seçimlerinden sonra daha da hızlandı. Bir dönem hükümet tersine beyin göçü için kampanya başlatmıştı. Ancak şu ana kadar bu kampanyadan somut bir sonuç alınabilmiş görünmüyor. Bi' Dünya Kıvılcım Derneği ve KONDA bu konuda 3 bin 118 kişi ile araştırma yapmış.

‘Neden yurt dışına göç ettiniz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 54’ü ekonomik zorluklar, kötü çalışma koşulları, iş yerlerinde karşılaşılan hukuksuzluklar ile terfi ve liyakat konusundaki adaletsizliklerin göç kararlarında belirleyici olduğunu ifade ediyor.

Göç nedenleri arasında yüzde 72 ile özgürlük arayışı öne çıkıyor. Katılımcılar, Türkiye’de ifade, düşünce ve çalışma özgürlüklerinin kısıtlandığını, geleceklerine ilişkin endişe ve kaygı taşıdıklarını belirterek bu nedenle göç kararı aldıklarını söylüyor.

Yüzde 52’lik bir kesim ise Türkiye’de kendileri ve aileleri için bir umut ışığı göremediklerini ifade ediyor. Bu nedenle yeni umut arayışıyla yurt dışına gitmeyi tercih ettiklerini belirtiyorlar.

‘Türkiye’ye döner misiniz?’ sorusuna katılımcıların yüzde 85’i ‘Türkiye’ye dönme planım yok’ yanıtını verirken, sadece yüzde 6’sı ‘Türkiye’ye dönme planım var’ diyor. Bu tablo Türkiye açısından üzüntü verici.

‘Dönüş için Türkiye’de neler olmasını beklersiniz?’ sorusuna ise katılımcıların yüzde 74’ü, Türkiye’nin demokratik bir toplum haline gelmesini ve hukuk devletinin şeffaf biçimde işlerlik kazanmasını beklediğini ifade ediyor. Yüzde 20’si ise ‘Ne olursa olsun dönmem’ diyor.

Araştırmaya katılanların yüzde 92’si ise çocuklarını yurt dışında yetiştirmeye devam edeceğini, kendileri Türkiye’ye dönseler bile çocuklarının yaşamlarını yurt dışında kurmalarını destekleyeceklerini belirtiyor.

Beyin göçünün Türkiye’ye pek çok alanda kayıplar yaşattığı bir gerçek. Bu araştırmanın sonuçları önümüzdeki dönemde daha da tartışılacak. Çünkü söz konusu olan ülkemizin, gençlerimizin ve çocuklarımızın geleceği.”

Haber akışı
0
Tartışmaya katılmak için
giriş yapın ya da kayıt olun
loader
Sohbetler
Заголовок открываемого материала