ABD-İsrail’in savaş başlattığı İran’da direnişle karşılaşması üzerine zorunda kalarak yürüttüğü ateşkes süreci belirsizliğini korurken Hürmüz Boğazı üzerindeki deniz ablukası ve enerji arzı krizi bölgesel denklemin merkezine yerleşiyor. Washington’un askeri gücüne rağmen sahada istediği neticeyi alamadığı ve Hürmüz’ü sivil trafiğe dahi açamadığı bu süreçte, Tahran yönetimi ekonomik darboğazdan çıkış için geçici ateşkesler yerine tüm yaptırımların kalktığı kalıcı bir mutabakatı zorluyor.
Bölgenin finans merkezi kimliğiyle bilinen Körfez ülkeleri ise savaşın ‘güvenli liman’ algısını yıkmasıyla ciddi bir ekonomik türbülans yaşarken Birleşik Arap Emirlikleri’nin OPEC’ten ayrılması ve Suudi Arabistan’ın güvenlik garantileri arayışı, bölgedeki homojen yapının dağıldığını ve Körfez İşbirliği Konseyi gibi kurumların işlevsizleştiğini gösteriyor. Müzakere masasının dışında bırakılan Körfez sermayesinin güvenli alan arayışıyla rotasını değiştirmeye başladığı bu yeni konjonktürde Türkiye ise krizin başından bu yana dengeli bir politika yürütmeye çalışıyor.
ABD-İsrail’in İran savaşı düğümünü ve Körfez ülkeleri ile Türkiye’ye yansımalarını Prof. Dr. Veysel Ayhan ile konuştuk.
‘Şu an ne savaş ne de barış süreci içindeyiz’
ABD-İsrail’in İran savaşının henüz nihai bir ateşkesle sonuçlanmadığını belirten Ayhan, ikinci dalga gelmesi halinde de Tahran yönetiminin teslim olmayacağı görüşünde:
“Şu an ne bir savaş ne de bir barış sürecindeyiz. Dondurulmuş bir süreçle karşı karşıyayız. İran’da ‘Ne savaş ne çatışma’ kavramı kullanılıyordu. Şu anda ABD yönetimi açısından da bu kavram stratejiye dönüşmüş gibi görünüyor. Barış konusunda belirsizlikler var. Hürmüz, tüm aktörlerin üzerine odaklandığı ana tartışma noktası. Buradaki enerji kaynakları uluslararası piyasalarla buluşamıyor. İran açısından da sıkıntılı bir süreç yaşanıyor. Ablukadan ötürü İran enerji geliri elde edemiyor. İran alternatif güzergahlar yaratmaya çalışıyor ancak bunlar yeterli olmuyor. Ülke ekonomisinin ayakta kalması için deniz üzerinden bir ihracat gerekiyor. İran’a temel gıda maddelerinin de ulaşması gerekiyor. Deniz yolunda ise bir abluka var. Şu an kademeli bir barış sürecinden bahsediliyor. İlk olarak ablukanın kaldırılması ve Hürmüz’ün trafiğe açılması gündemde. ‘Bundan sonra diğer konuları gündeme getirelim’ anlayışı var. Ancak taraflar birbirine yakın tezler sunmuyor. Savaş, birçok piyasayı etkileyecek. İkinci bir dalga daha gelirse ne değişecek? İran rejimi teslim mi olacak? İran tarafından böyle bir durum da yok. Trump, İran’ın tükendiğini ve uzlaşı istediklerini söyledi. Ancak İran 12 Gün Savaşı ile bu savaşın ardından ‘Geçici bir ateşkes yaparsak bir yıl sonra tekrar saldırıyla karşı karşıya kalacağız’ diyor. İran kalıcı bir barış anlaşması imzalamak istiyor.”
‘Körfez, yatırımcının kaçmaması için ABD garantörlüğünü öne sürmek istiyor’
ABD’nin Hürmüz’de dahi kontrol sağlayamadığını vurgulayan Ayhan, bölgesel dengelerde değişim yaşandığını kaydetti. Ayhan’a göre savaştan en çok etkilenen ülkelerin başında gelen Körfez, kendi iç dünyasına dönmek zorunda kalacak:
“Körfez’in tek başına bu kilidi açma ihtimali yok. Ekonomik olarak güçlü olmaları İran üzerinde etkili olacakları anlamına gelmiyor. Körfez kendi içinde homojen de değil. Birleşik Arap Emirlikleri OPEC’ten ayrılma kararı aldı örneğin. Bu yapıyı Suudi Arabistan kurmuştu. Trump’ın konuşmalarına bakınca İran’a teslimiyet belgesini imzalatacak lider aradığını düşünüyorsunuz. Ancak İran böyle olmadığını gösterdi. Askeri anlamda güç karşılaşması yapmak gerçekçi değil tabii ki. Ancak bu askeri gücün sonuç getirdiğini söylemek de mümkün değil. ABD, Hürmüz’ü kısa sürede ele geçireceğini söylüyordu örneğin. Şu an ABD’nin İran’a kara operasyonu başlatmayı bırakın Hürmüz’ü dahi deniz trafiğine açamadığını gördük. Bunu Almanya gibi ülkeler, Batılı liderler söylüyor. ABD’nin askeri gücü var ancak sahada istedikleri sonucu alamıyorlar. İran’ın süreci nihai sonuca vardırmak istediğini söyleyebiliriz. Öte yandan Körfez de kendi içinde dahi dağınık. Suudi Arabistan açısından bu savaşın bir an önce bitmesi ve Hürmüz’ün açılması gerekiyor. Ancak Birleşik Arap Emirlikleri’ni biraz daha farklı değerlendirmek gerekiyor örneğin. Bölgesel dengelerde muazzam bir değişim yaşanıyor. Bu değişim çok sıcak olduğu için fark etmiyor olabiliriz. Ancak bu değişim daha somut noktalarda ortaya çıkıyor. İran Hürmüz üzerinde kontrol kurmaya çalışırken bunun Umman ile yapılması gerektiğini söylüyor ancak Umman net bir politika belirlemiyor. Trump’ın özellikle Suudi Arabistan prensine yönelik üslubu oldukça diplomatik üslubu dışarda bırakan bir üsluptu. Bu savaş, yıllardır kurdukları yatırım merkezi ve güvenli liman gibi algıları yıktı. Savaşın ne zaman sonuçlanacağı belli değil ancak Dubai bir daha eski Dubai olamayacak. Kuveyt 1991 yılı öncesi uluslararası ilişkilerde ve bölgesel politikalarda aktifti. Ancak Irak işgalinden sonra sessiz bir noktaya itildi. Bu çatışma ve savaşlardan sonra Körfez kendi iç dünyasına dönmek zorunda kalacak. Ciddi ekonomik kayıplar yaşadılar. Buradan yatırımcıların kaçışlarını engellemek için ABD garantörlüğünü öne sürmek istiyorlar. Petrol ve doğalgaz satmaya devam edebilirler ancak bu onlar açısından bir güvenlik getirmeyecek. Yatırımların bölgeye kaymasını da sağlamayacak.”
‘Körfez, bağımsız politika yürütürse daha güçlü bir müdahaleyle karşılaşabilir’
Körfez ülkelerinin kendi içinde dahi uzlaşı sağlayamadığını vurgulayan Ayhan, bu ülkelerin garantörlük anlaşmaları yapmak zorunda olduğunu belirtti. Ayhan’a göre Suudi Arabistan’ın dahi bir dayatma yapamayacağı Körfez’de dağılmalar yaşanacak:
“Körfez ülkelerinin tarihini iyi okumak gerekiyor. Umman’ın derin bir geçmişi vardır örneğin. Suudi Arabistan’da 1820’lerden sonra siyasi yapılanma ortaya çıktı ancak kuruluşları Birinci Dünya Savaşı ve Batı ile olan ilişkiler üzerinden kurgulandı. Zenginlikleri var ancak askeri kapasiteleri yok. Dolayısıyla uluslararası garantörlük anlaşmaları yapmak zorundalar. Emirliklerin kurulması 1970’lerden sonrası. Devlet olma gelenekleri 50-60 yıl öncesine dayanıyor. Bu yüzden bölgesel ve küresel bir aktöre evrilme olasılıkları çok zayıf. Körfez, büyük inisiyatifler ortaya koyup bağımsız iç ve dış politika yürütürse daha güçlü bir müdahaleyle karşılaşabilirler. Ancak orta ve uzun vadede alternatif güvenlik mekanizmaları içine girmeye çalışacaklar. Şu an içinde bulundukları yapı da dağılıyor. Körfez İşbirliği Konseyi gibi yapılar krizde güvenlik sağlamadı. Kendi içlerinde dahi uzlaşı yok. Suudi Arabistan tek başına masaya yumruğunu vurup bir politika geliştiremez. ABD tarafı ‘Hürmüz’ü İran ile birlikte yönetebiliriz’ açıklamasını yaptı. Hürmüz Körfez’in nefes borusu. Ancak Körfez ülkeleri müzakerelerde masaya davet dahil edilmedi. Savaştan hem askeri hem ekonomik açıdan etkilendiler ve şu an müzakerelere dahil değiller. Pakistan da bağımsız bir aktör değil örneğin. Pakistan’ın en büyük başarısı diplomatik süreci devam ettirme noktasında görüldü. Pakistan’ın başarısı müzakerelerin sürmesi oldu. Ancak Pakistan da ne ABD’ye ne İran’a koşul dayatamaz. Suudi Arabistan da aynı şekilde. Gelecek dönemde Körfez’de birleşmeden ziyade dağılma yaşanabilir.”
‘Savaşın büyümesi Türkiye için felaket olarak nitelendirilebilirdi’
Savaşın büyümesinden etkilenecek ülkelerin başında gelen Türkiye’nin, İran’a dönük saldırıların son bulması için emek harcadığını ifade eden Ayhan, çatışmanın dışında kalmayı hedefleyen Ankara yönetiminin başarı sağladığı görüşünde:
“Türkiye sürecin başından bu yana sıcak çatışmanın yaşanmaması için çaba gösterdi. İstanbul görüşmeleri gündeme geldiğinde ‘Görüşmeler İstanbul’da gerçekleşir ve bölge ülkeleri sürece katılırsa ABD, müzakerelerin sürdüğü dönemde savaş başlatmaz’ diye düşünüldü. Türkiye, ‘Bölge ülkeleriyle birlikte ABD üzerinde baskı kurabilir, çatışma olasılığını ortadan kaldıran anlaşma ortaya çıkarabiliriz’ dedi. Ancak bu kabul görmedi. Bunun birkaç sebebi var. Umman İran açısından daha güvenilir gözükmüş olabilir. ‘Bölge ülkeleri sürecin dışında kalsın’ denmiş olabilir. Türkiye başından bu yana çatışmanın yaşanmaması noktasında çaba gösterdi. Çatışmalar başlayınca da hem Tahran hem Washington nezdinde girişimlerde bulundu. Çünkü savaşın ortaya çıkaracağı sonuçlar Türkiye’yi doğrudan etkileyecek sonuçlardı. Kara operasyonu gündeme gelseydi bu yüzbinlerce göçmen anlamına gelecekti. Körfez’in de çatışmaya girmesi halinde bölge daha büyük bir çatışmaya sürüklenecekti. Bu da düşünülen en kötü senaryoların başında geliyor. Türkiye zaten kuzeyde bir savaşa tanık oluyor. Suriye tecrübesi de yaşanmıştı. ‘Yeni süreç başladı’ derken İran’ın yanısıra Irak’ı da kapsayabilecek bir savaşın ortaya çıkma olasılığı Türkiye açısından felaket senaryosu olarak değerlendirilebilirdi. Türkiye’nin pozisyonu savaşın başından beri netti. Türkiye, diplomasiye alan açılması ve sürecin barışçıl şekilde çözülmesi için irade ortaya koydu. Türkiye’nin temel önceliği milletin çıkarlarını korumak ve çatışmayı sınırların dışında tutmaktı. Bu anlamda bir başarı elde edildi. ‘Savaştan sonra ne olabilir?’ tartışması da gündemde. Öncelikle Körfez’de kümelenmiş olan uluslararası finans güvenli bir arayışa girecek. Bu arayışta bölgeye uzak olmayan ve güvenli olan bir ülke istenecek. Pakistan ve Mısır gibi ülkeleri Türkiye ile karşılaştırılamaz. Bu yüzden orta ve uzun vadede Türkiye’nin bir yatırım merkezine dönüşme olasılığı her gün daha da güçleniyor.”