‘Batı hegemonyası zayıflarken Çin yükseliyor’
“Küresel ölçekteki analizler, kapitalizmin 2008’deki krizden çıkmayı başaramadığı ve dünyanın şu anki manzarasının Birinci ve İkinci Dünya Savaşı arasındaki döneme benzediği yönünde. Kapitalizmin tarihsel olarak krizlerden kaçtığını ve bu krizi çoğu zaman savaşla taçlandırdığını biliyoruz. Önümüzdeki yıllarda üçüncü bir dünya savaşının çıkacağından bahsetmiyorum ama küresel ölçekte ciddi bir militarizasyonla ve askerileşmeyle karşı karşıyayız. Bu da pazarların daralmasıyla ve Batı hegemonyası zayıflarken Çin’in hegemonik güç olarak tarih sahnesine çıkmış olmasıyla ilgili. Atlantik İttifakı’nın kendi içerisinde, Soğuk Savaş sonrası yepyeni bir gelişme yaşanıyor. Trump Doktrini, Batı Avrupa’yı çok önemsemeyen ve bir medeniyet krizi gören, Batı’nın kendisini savunması gerektiğini söyleyen bir yaklaşım üzerine kurulu. Burada da bir kriz var. Kapitalizmin dünyada hegemonik bunalım içerisinde olduğunu söylemek mümkün. Bu durum bir yandan militarizasyonu, askerileşmeyi bir yandan da Trump gibi liderlerin dünyanın farklı yerlerinde giderek yükselişini beraberinde getiriyor. Kapitalizmin küresel ölçekte yarattığı eşitsizlikler hem göç hem iklim meselesini ciddi anlamda tetikliyor. ABD’nin başını çektiği sistem, istese iklim krizini de göç krizini de dünyadaki gelir dağılımı eşitsizliğini de görece düzelterek bir nebze de olsa önleyebilir ama bunu tercih etmiyorlar. Bu da dünyada sosyalist sol ve devrimci hareketlerin zayıfladığı bir konjonktüre tekabül ettiği için ırkçılığı, milliyetçiliği, askerileşmeyi beraberinde getiriyor. Genel olarak bir kriz tablosu var.
Trump barış getirdiğini, savaşı bitirdiğini iddia etse de öyle olmadığını görüyoruz. ABD’nin açıkladığı Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde Rusya ve Çin askeri hasım olarak tarif edilmese de ABD’nin uzun vadede Japonya, Avustralya ve Güney Kore’yi de işin içine katarak Çin’e karşı ticaret savaşı ve silahlanma politikaları ile çevreleme siyaseti izleyecek gibi duruyor. Tablo pek iç açıcı gözükmüyor. Trump’ın ekonomi politikasında uluslararası kapitalizmin küreselci yöneliminden ziyade ulusalcı yönelim var. Trump, finans sektöründen ziyade fosil sektörü dediğimiz fraksiyonun bir temsilcisi. Bu Trump’ın neoliberalizm düşmanı, antikapitalist olduğu anlamına gelmiyor. Sağ popülist iktidarlar her zaman dünyadaki adaletsizlikleri sorguluyormuş gibi yaparlar, retoriği bunun üzerine kurarlar ama Trump’ın da demokratlar gibi Amerikan sermayelerinin temsilcisi olduğunu ve Amerikan emperyalizminin yöneticisi olduğunu görmek durumundayız.”
‘Suriye’deki tablo en çok İsrail’in çıkarına’
‘İç süreç Suriye’ye endekslenirken belirsizlik derinleşiyor’
“Suriye ile ilişkileri belirleyen esas mesele rejim değişikliğiydi ancak orada Türkiye iç politikasını ilgilendiren bir çözüm süreci gündemi de var. Türkiye 2024’ün sonlarında yeni bir süreç başlattı, Öcalan ile görüşmeler başladı. Öcalan 27 Şubat’ta bir çağrı yaparak örgütün kendisini feshetmesi gerektiğini söyledi. Örgüt bir süre sonra toplanarak kararını duyurdu, PKK’nın tarihsel olarak misyonunu tamamladığı söylendi. Bunun karşılığında da devletten birtakım adımlar atması istendi. Dağdan inişin yasal çerçevesinin sağlanması gerektiği söylendi ancak biz 2025’i kapatırken hala bu yasal çerçeveye sahip değildik. 27 Şubat’tan iki hafta sonra 10 Mart’ta SDG ile HTŞ yönetimi Şam’da bir mutabakat imzaladı ve Türkiye’de PKK’nın tasfiyesiyle YPG’nin yeni rejimin ordusuna entegrasyonunun paralel ilerleyeceği düşünüldü. Ancak işler beklendiği ölçüde gitmedi. Türkiye’de komisyon kuruldu, siyasi partiler raporlarını hazırladılar. Hala bir ortak rapor çıkmadı, bu ay içerisinde çıkacağına dair iddialar var. Partilerin raporlarında birbirine benzemedikleri görülüyor. Asgari müştereklerde birleşecekleri ortak bir raporu ne kadar çıkarabilecekleri bir soru işareti.
10 Mart Mutabakatı da Suriye’de hayata geçmedi. YPG, silah bırakmaları durumunda başlarına gelebilecek şeylere dair endişelerini dile getirdiler. Dürzi ve Alevilerin başlarına gelene de baktıklarında silah bırakmayacakları anlaşılıyordu. ‘IŞİD karşıtı koalisyon’ adı altında Amerika ile kurdukları ittifak, Amerika’nın küçük de olsa askeri gücünü Kuzey Suriye’de bulunduruyor olması ve Pentagon ile ilişkiler HTŞ karşısında görece ellerini rahatlatıyor. Dolayısıyla bir silah bırakmadan söz edemiyoruz. Belki birkaç ay içerisinde entegrasyondan ziyade HTŞ ordusuna tümen ve tugay düzeyinde entegrasyon olabilir ama oradaki mesele sadece askeri entegrasyon değil. Esas tartışma yeni Suriye’nin anayasal çerçevesinin nasıl şekilleneceği ve Kuzeydoğu Suriye’nin statüsünün ne olacağı. Askeri entegrasyon ancak bu işin bir parçası olarak görülebilir. Türkiye bütünüyle içerdeki meseleyi dışarıya endeksleyen bir tutum sergilemeye başladı. Sürecin başını çektiği belirtilen MHP’liler dahi SDG’ye verilen sürenin dolduğunu söylemeye, ‘Ya entegrasyon ya operasyon’ demeye başladı. Suriye’ye bir operasyon yapılabilir mi, ABD buna ne kadar izin verir, SDG ile de HTŞ ile de anlaşmaya çalışan Trump yönetimi buna ne der, İsrail’in tutumu ne olur… bunlar soru işareti.
Suriye’deki operasyon buradaki süreci tamamen durdurur mu yoksa aktörler içerde görüşmeye devam ederek dışardaki savaşı içeriye taşımadan diplomatik yöntemlerle devam ettirmeye mi çalışır bilmiyoruz. Öcalan yılbaşı açıklamasında ‘Devletin diline uygun bir şekilde taraflar 10 Mart Mutabakatı’na sadık kalmalıdır’ dedi. Öcalan kendisinin 10 Mart’tan anladığı şeyin başka bir şey olduğuna da işaret ediyor. ’10 Mart Mutabakatı halkların özgürce bir arada yaşamasına hizmet etmelidir’ açıklamasını yapıyor. Türkiye’nin, HTŞ’nin ve Öcalan’ın bu mutabakattan anladığı şeyin aynı olmadığını görüyoruz. Kısa vadede askeri entegrasyon adımları atılabilir ama anayasal çerçevesi oluşturulmuş bir entegrasyonun kısa vadede söz konusu olmayacağını düşünüyorum.”
‘Orta Doğu’nun stabil hale getirilmesi gerekiyor’
‘İsrail ve Türkiye Atlantik safında, Somaliland jeopolitik açıdan önemli’
“İsrail ve Türkiye’nin dünya düzeni içerisinde aynı safta, Atlantik safında yer aldığını düşünüyorum. Bu iki ülkenin gerçek anlamda cepheden bir savaş içerisine girmesinin söz konusu olmayacağı görüşündeyim. Ancak iki taraf açısından da bu işin işlevsel bir boyutu var. İslamcılık Gazze meselesinin sahipliğini üstleniyor ve bu durumu kitlelerini konsolide etmek için kullanıyor. Kafirler ve Müslümanlar şeklinde bir söylemle bunu yeniden üretmeye çalışıyor. Benzer bir durum Netanyahu için de geçerli. Netanyahu Yunanistan ve Güney Kıbrıs ile imzalanan anlaşma esnasında ‘Bir daha hiçbir imparatorluğun bizi yönetmesine izin vermeyeceğiz’ dedi. Burada kastedilenin Osmanlı İmparatorluğu olduğunu biliyoruz. İktidarın izlediği yeni Osmanlıcı dış politika etki-tepki gereği reaksiyonlar yaratıyor. İmzalanan anlaşma büyük ölçüde bununla ilgili. İsrail’in Türkiye ile zaman zaman karşı karşıya gelmesi Türkiye’nin Filistin meselesindeki tutumuyla doğrudan bağlantılı.
Somali ise 90’lardan bu yana Gülen Cemaati’nin yatırım yaptığı bir ülkeydi. 15 Temmuz’dan sonra Türkiye o okullara el koydu, kendi okulları haline getirdi. Sonrasında da Somali’ye askeri ve siyasi yatırımlar yaptı. İsrail’in Somaliland’ı tanıması bir Türkiye karşıtlığı üzerinden okunamaz. Oranın jeopolitik bir önemi var. Aden Körfezi, Kızıldeniz, Yemen’in toplamı orası. Gazze’deki Filistinlilerin Somaliland’a yerleştirilme iddiaları da var. Bunların hepsi emperyal projelerin bir parçası. Bunlar ne İsrail’e ne Türkiye’ye ne Somalililere ne de dünyada faydası olabilecek işler değil. Dünya genel olarak çoklu bir kriz konjonktüründen geçiyor, uluslararası kapışmalar şiddetleniyor. Taraflar; bölgesel ve küresel çıkarları, süreklileşmiş düşmanlık politikalarını yeniden üretiyorlar ve bunu da iç politikayı domine etmek için kullanıyorlar. İstanbul’da 1 Ocak’ta yapılan Gazze mitinginin tek başına Gazze ile ilgili olmadığını, Türkiye’de son birkaç aydır konuşulan ‘taht savaşlarıyla’ ve Erdoğan sonrası Türkiye ile ilgili olduğunu biliyoruz. 2026 Türkiye için iç politikayla dış politikanın birbirini çok daha fazla etkilediği bir yıl olacak gibi görünüyor.”