- Sputnik Türkiye, 1920
EKSEN
Ceyda Karan’ın hazırladığı Eksen’de her gün dünyanın farklı bölgelerine dair gelişmeler masaya yatırılıyor.

“Mekke Anlaşması ile Orta Doğu’nun NATO’su kuruldu”

© SputnikCeyda Karan'la Eksen
Ceyda Karan'la Eksen - Sputnik Türkiye, 1920, 21.10.2026
Abone ol
Oğul Tuna’ya göre metni muğlaklıklar içeren Mekke Anlaşması’nın mekanizması NATO’nun bir kopyası. Anlaşma ile Orta Doğu’nun NATO’sunun kurulduğunu ifade eden Tuna, Yemen ile girilecek bir çatışma Türkiye’yi Orta Doğu’daki savaşların parçası haline getirebileceği görüşünde.
Mekke Anlaşması Orta Doğu’da yeni bir güvenlik mimarisinin kurulduğuna işaret ederken anlaşma metnindeki muğlaklıklar ve Türkiye’nin ABD ile İsrail’in de yer aldığı bölgesel güvenlik şemsiyesindeki konumu Türk dış politikasının geleceği açısından ciddi tartışmaları beraberinde getiriyor. İç siyasetteki ekonomik sıkıntılar ve dış sermaye arayışının yanı sıra Türk savunma sanayisine yeni alanlar açma çabası Türkiye’yi ABD merkezli denklemde tutmaya devam ederken Yemen ve İran aksındaki gerilime askeri veya lojistik düzeyde dahil olunması Türk ordusunu coğrafi ve demografik zorluklarıyla bilinen bölgesel bir bataklığa çekme riski barındırıyor.
Suudi Arabistan’ın Husi hamleleri karşısındaki askeri yetersizliği ve Mekke’ye yönelik olası saldırı iddiaları üzerinden yürütülen kamuoyu propagandası, Türkiye’nin tarihsel dış politika reflekslerini koruyarak meşruiyeti tartışmalı bu tür angajmanlardan uzak durması gerektiğini ve aksi bir adımın hem askeri hem de etik açıdan ağır sonuçlar doğuracağını açıkça gösteriyor.
Mekke Anlaşması’na dair tartışmalası Dış Politika Analisti Oğul Tuna ile konuştuk.

“Mekke Anlaşması NATO’nun kopyası”

Mekke Anlaşması ile NATO arasındaki benzerliklere dikkat çeken Tuna, anlaşma ile Orta Doğu’da bir NATO’nun kurulduğu görüşünde. Tuna’ya göre Ankara, Yemen’e dönük politikalarında tarihi bir refleks göstermeli:
“Mekke Anlaşması’na dair kesin bir şey söz konusu o da NATO şartının bir tür kopyasıyla karşı karşıya olduğumuz. İşin içine meşru müdafaayı yasal hale getiren Birleşmiş Milletler şartının 51. Maddesi de konulmuş. Birleşmiş Milletler’e göre savaş ilan etmek yasaktır ve sadece meşru müdafaa söz konusu olduğunda buna izin verilir. Taraf devletlerin hepsi birbirine, birine saldırı olduğu anda karşılık verme olağanı tanıyor. Suudi Arabistan, Yemen’e saldırdığında ya da İran ile savaşa girdiklerinde Türkiye bunu ne kadar meşrulaştıracak. Bunların hepsi soru işareti taşıyor. Mekke Anlaşması’nın mekanizması NATO’nun kopyası. Türkiye’de düzenlenen NATO zirvesi öncesinde de ‘Orta Doğu NATO’su mu kurulacak?’ tartışmaları vardı. Karşılıklı savunma, askeri personel eğitim ve transferi, ekipman desteği ile ARGE’de ortaklığı içeren maddelere bakınca yaz başında konuşmaya başladığımız Orta Doğu’nun NATO’sunun kurulduğunu anlıyoruz. Karşılıklı savunma maddesi devreye sokulmak isteniyor gibi dursa da bu uluslararası hukuk açısından sorun doğabilir. Uluslararası hukuktan söz edemiyoruz elbette. Ancak karşımızda böyle bir durum var. Anlaşmanın bağlayıcılığının beli bir süresinin olması da tartışılıyor. Bu anlaşmadan çekilmenin mümkün olup olmadığı sanırım Meclis ve yapılacak açıklamalarla aydınlığa kavuşacaktır. Muğlaklık tarafların işlerine geldiği ve angajmanlarını sınırlayacak şekilde kararlaştırılmış olabilir. Pakistan bir nükleer güç. Silahların etkinliğine dair şüpheler olmasıyla birlikte bu bir gerçeklik. Suudi Arabistan bölgede önemli bir devlet ancak askeri açıdan zayıf olduğunu Ensarullah Hareketi’nin hamleleriyle gördük. Bu anlaşmanın hazırlanmasında nasıl hazırlıklar yapıldığını bilmiyoruz ancak bu anlaşma tedirgin edici bir gelişme. Meclis’ten geçeceği kesin gibi ancak umarım uygulamaya geçilmez. Gerek Hakan Fidan gerek pek çok farklı isim temkinli açıklamalarda bulunuyorlardı. Yemen’deki angajmanın eğitmen ve cephane gibi desteklerle kalacağını söylüyorlardı. Türk dış politikası tarihi bir refleks gösterir umarım. Belki de bu muğlaklığı bilerek sergilemişlerdir.”

“Türkiye’de ibre ABD’ye dümen kırıyor”

Türk dış politikasında Trump’ın tekrar iktidara gelmesiyle artan ABD’ci çizgiye vurgu yapan Tuna, Türkiye ile İsrail arasındaki çatışmaların aynı çatı altında gerçekleştiğini söyledi. Tuna’ya göre Türkiye, İsrail’den çok da farklı bir eksende değil:
“Türkiye’nin ABD’ci olduğunu ya da tam aksi bir görüş belirtmek zor. Ancak ibrenin büyük kısmı Türk dış politikasının son birkaç yıldır Trump’ın da iktidara gelmesiyle beraber aşırı şekilde ABD’ye dümen kırdığını gösteriyor. Anlaşmanın maddelerindeki muğlaklıkla da paralellik çizilebilir. Türkiye, kendisine yönelik İsrail tehdidinin farkında. Türkiye’nin bilinçli olarak İsrail’i bir düşman rakip seçtiğini düşünmüyorum. Karşı tarafta ise Türkiye’yi kendi çıkarlarına aykırı gören bir zihniyet var. Netanyahu seçimi kaybetse bile bunun devam edeceğini görüyoruz. Ancak Türkiye ve İsrail arasındaki bu çekişmeler aynı çatı altında gerçekleşen çekişmeler. İkisi de ABD’nin bölgede kurduğu güvenlik şemsiyesinin bir parçası. Bu bir tür sınıf arkadaşlarının çatışması gibi bir şey. Azerbaycan’a kendi uçağıyla gidemeyen İsrail Cumhurbaşkanı’na Türkiye’nin hava sahasını açtığını da gördük örneğin. Ayrıca ticari ilişkiler de herkesin dilinde. Azerbaycan bunu geçtiğimiz günlerde yeniden ifşaladı. Bir tür çıkar kavgası var. Türkiye, farklı bir eksende bulunmuyor. Aynı ailede, aynı şemsiye altında gerçekleşen bir çıkar çatışması aslında. Türkiye’nin bu blok içindeki konumu tehlikeye girerse ya da ABD veya diğer ülkeler tarafından İsrail, Türkiye’ye tercih edilirse Türkiye şu anki ittifakı da diğer bölge devletleriyle kurduğu ilişkileri de otonom kullanmaya gidecektir. Ancak şu an Türkiye’nin dış politikası ve askeri hamleleri pek de ABD’nin çıkarlarına karşı duruyor gibi gözükmüyor. Önümüzde reel bir politika, iç ve dış siyaset var. Türkiye’de hükümetin ekonomik ve siyasi bunalım sebebiyle dış sermayeye ihtiyaç duyması gibi bir mesele var. ABD ile kurulan çok daha girift ilişkiler söz konusu.”

“Türkiye savaşa müdahil olacak gibi gözüküyor”

Anlaşmaya dair en kötü senaryonun Türk ordusunun Yemen’e gitmesi olduğunu söyleyen Tuna, Husilerin İran savaşında önemli bir cephe olduğunu da hatırlattı. Tuna’ya göre Yemen ile girilen bir çatışma, Türkiye’yi Orta Doğu’da devam eden çatışmaların parçası haline getirebilir:
“Her ne kadar Türkiye’yi koruyacak anlaşma maddeleri söz konusu olsa bile giderek işin içinden çıkılmayacak şekilde bu savaşa müdahil olacağız gibi duruyor. Buradaki en korkunç senaryo Türk ordusunun sahada var olması. Bu, çok üzücü sonuçlara yol açabilir. Türk ordusu bölgedeki en güçlü ordulardan biri ancak dünyanın en reel kuvvetli ordusu olarak gösterilen ABD ordusu dahi bataklığa saplanmış durumda. Yemen, İran savaşının bir cephesi ayrıca. Yemen, İran’ın bölgede Batılıların ifadesiyle ‘vekil ağlarıyla ördüğü’ bağlantıların bir uzantısı. Bugün Yemen ile girilen çatışma, Orta Doğu’da devam eden çatışmaların parçası haline getirebilir. ABD ile ilişkiler, iç ekonomik ve siyasi sorunlar ile Türk savunma sanayine yeni alan açma meselesi olabilir. ABD’nin son model teçhizatlarının İran’da en ucuz şekilde üretilen dronelar ve insansız deniz araçlarıyla baş edemediğini de görüyoruz. Teknolojik üstünlükten ziyade sahada çok daha farklı bir savaş stratejisi var. Bu, Türkiye’yi bataklığa sürükleyebilir. Bölgesel savaşın bir aktörü haline getirebilir. Bu işin etik meselesi de var. Emperyalist bir savaşta kamuoyunun gözünde mahkum edilmiş bir tarafın yani İsrail ve ABD’nin yanında yer almak Türkiye’nin imajını da etkileyecektir. Türkiye, bu testten 2003’te geçmişti. Türkiye 2003’te Irak Savaşı esnasında dik duran nadir ülkelerden biriydi. Yemen’de Suudilerin neden ilerleyemediği bir soru işareti. Dünyanın en güçlü ordusu tarafından desteklenen bir krallık olan Suudi Arabistan Yemen’de ilerleyemiyor. Bu Yemen’in coğrafyası ve demografik yapısıyla ilgili. Burası çetrefilli bir coğrafya. Osmanlı’ya da problem yaratmış bir coğrafa. Osmanlı’dan önce Pers İmparatorluğu’na da problem yaratmış bir coğrafya. Yemen’i iyi analiz etmeden, bizden binlerce kilometre uzakta olan bir meseleye karşı gaza gelip angaje olmamak gerekiyor. Bunun en önemli nedeni iç siyasi ve ekonomik tablonun kötü bir halde olması. 1950’deki Türk Barışseverler Cemiyeti’ne gönderme yapacak olursak ‘Kore nere Mehmet nere?’ gibi ‘Yemen nere Mehmet nere?’ demek lazım. Çok büyük zarar görebileceğimiz bir aşamadayız.Mekke Anlaşması’nın adı ilk anons edildiğinde ismi itibarıyla soru işaretleri olmuştu. Reklamcılıktan komplo teorilerine kadar uzanan bir ‘önceden programlama’ kavramını gördük. Bunun yaşandığını düşünüyorum. İsmi Mekke konuldu ve aylar sonra Mekke’ye güya Husiler tarafından saldırı düzenlendi. Şu anki çatışmanın iki tarafı da Müslüman. İslam için en kutsal yer Mekke’dir. Karşı propagandaya yenik düşmemek adına buraya saldırı düzenleyeceğini düşünmek mümkün değil. Bir taraf teokratik bir krallık, diğer tarafta ise Şiilik ile, İran ile bağlar söz konusu. İki tarafın da vurgusu İslam. Husiler İslam düşmanı olsalar dahi bu propagandaya yenik düşmemek için Mekke’ye saldırı düzenlemezdi. Bu saldırı yalanları, anlaşmaya neden Mekke adının verildiğini gösteriyor. Mekke’nin Suudi rejimi altında nasıl kirletildiğini, İslam’ın kutsal dediği toprakların Amerikan emperyalizmine nasıl pay edilmeye çalışıldığını görüyoruz. Karşımıza korkunç tablolar çıkarılıyor. Buralarda Batılılara yönelik konserler, etkinlikler düzenlendi. Bunlara tepki gösterilmedi ancak bir anda Husilerin Mekke’ye saldırdığı söylendi ve Türk askerinin kutsal topraklara dönme görevi gündeme getirildi. Bunları kimse dikkate almıyor”
Haber akışı
0
Tartışmaya katılmak için
giriş yapın ya da kayıt olun
loader
Sohbetler
Заголовок открываемого материала