“Mekke İttifakı’nda gelinen nokta ABD-İsrail çıkarına, Türkiye arka kapı diplomasisini çalıştırmalı”

© Sputnik
Abone ol
Deniz Kutluk’a göre Mekke İttifakı, Türkiye-Pakistan’ın politik hedefleriyle bağdaşmayan, ABD-İsrail’in çıkarına bir ittifaka dönüştü. Kutluk, Türkiye’nin arka kapı diplomasisi için ön ayak olması gerektiği görüşünde.
Suudi Arabistan’ın 13 Temmuz’da Sana Havalimanı’nı bombalayarak ateşkesi bozmasıyla başlayan süreç, Yemen-Suudi Arabistan hattındaki çatışmaları derinleştirirken bölgesel güvenlik mimarisi arayışlarını ve askeri dengeleri de yeniden tartışmaya açtı. Mekke Anlaşması taslağı üzerinden şekillenen diplomatik temaslar, Suudi Arabistan’ın İsrail ve ABD ile yakınlaşarak Riyad’da askeri dayanışma heyetleri bulundurması nedeniyle Türkiye ve Pakistan gibi aktörlerin dış politika hedefleriyle çelişen riskli bir tablo ortaya çıkardı. Anlaşmanın onaylanması için yasama meclislerinden geçmesi ve diplomatik prosedürlerin tamamlanması gerekirken Yemen’deki coğrafi ve tarihsel şartlar askeri müdahalelerin başarısız kalacağını, nükleer veya kara harekatı seçeneklerinin ise bölgeyi patlama noktasına getireceğini gösteriyor. Öte yandan Yanbu boru hattının kapanması ve ağır gelir kayıplarıyla yüzleşen Suudi hanedanının parasal kontrolünü kaybetmesi halinde krallıkta rejim veya iktidar değişikliğine yol açabilecek derin bir kriz dalgasının tetiklenebileceği öngörülüyor.
Suudi-Yemen çatışmasını ve Mekke İttifakı’na dönük tartışmaları Emekli Tümamiral Dr. Deniz Kutluk ile konuştuk.
“Anlaşmanın Meclis’ten geçmesi yetmez, diplomatik notalarla değişime tabi tutulması gerekir”
Suudi-Yemen çatışmasının Mekke Anlaşması imzalanmadan başladığını belirten Kutluk, ülkelerin bu çatışmanın bir tarafı olacağının bilincinde olduklarını söyledi. Ateşkesi bozan tarafın Suudi Arabistan olduğunu belirten Kutluk, Mekke Anlaşması’nın yürürlüğe girmesi için Meclis onayının yeterli olmayacağı görüşünde:
“Mekke Anlaşması taslağı parafe edildiğinde Yemen-Suudi Arabistan çatışması başlayalı üç buçuk hafta olmuştu. Tarafların uzlaşmazlıkları 2015 ve daha öncesinden geliyor. Dolayısıyla tarafların imza koyarken savaşa taraf olduklarını görmek için üç buçuk haftalık bir süre vardı. Mekke Anlaşması, süregelen Suudi Arabistan-Husiler arasındaki biraz da şahsi davaya dönüşmüş olan çatışmalarını ilgilendirmez. Suudi Arabistan bu meseleyi arka bahçesindeki bir mesele olarak görüp başlattı. Suudi Arabistan, 13 Temmuz’da Sana Havalimanı’nı bombalayarak 2015’te başlayan ve yedi yıl sürdükten sonra 2022’de uzlaşılmış olan ateşkesi bozdu. Suudi Arabistan ateşkesi bozduysa sonuçlarını da biliyordur. Suudi Arabistan Mekke Anlaşması’nın değil de NATO’nun tarafı olsa, ‘Ben Yemen ile çatışıyorum. Bana yardım edin’ dese NATO’daki diğer üyeler ‘Saldırmasaydın saldırıya uğramazdın’ deyip yardımı reddeder. NATO’nun Mekke’den daha kapsamlı olduğunu tahmin ediyorum. NATO Anlaşması, saldırının tanımını kendi içinde yapan 4. Maddeye sahip. Bu sebeple Mekke Anlaşması yürürlüğe girdiğinde benzer süreçleri yaşamak zorundadır. Yani bir taraf saldırıya uğrarsa bu saldırı anlaşmanın taraflarından birinin tahrikiyle mi çıktı, anlaşmaya taraf olan mı tahrik edip saldırdı da yardım isteniyor gibi konular dikkate alınacaktır. Hükümetler gelir geçer anlaşmaların kalıcı olması için ilgili ülkelerin yasama meclislerinden geçer. Bu Suudi Arabistan için de geçerli. Orada da kraliyet kararnamesi yayınlanması gerekir. Ancak üç ülkede de böyle bir yasama sürecinden geçmedi. Bunun geçmesi de yetmez. Geçtikten sonra usulüne uygun diplomatik notalarla bunların değişime tabi tutulması ve bir kasada muhafaza edilip yürürlüğe girmesi icap eder. 13 Temmuz’da Suudiler anlaşmayı bozarak Husilere saldırdı. Bundan üç buçuk hafta sonra Suudiler, ‘Ben ne yaptım da bunlar üstüme fazla geldi?’ deyip anlaşmaya sarılmak istemiş olabilirler. İşin içinde Mısır vardı ancak birdenbire çıktılar. Mısır ile müzakereler devam ediyor olabilir. Mekke Anlaşması bir anlaşma olacaksa bölgeye bir güvenlik mimarisi yaratabilecek potansiyele sahip Türkiye ve Pakistan’ın kabiliyetleriyle bölgedeki diğer ülkeleri de kapsayacak bir çerçeve sağlayabilir. Ancak bu bir savunma anlaşması olmaz. Bu güvenlik sağlayan bir yapı olur. Bunu da zaman içinde geliştirebilirler.”
“Suudi Arabistan, izole edilmiş İsrail’e cankurtaran ipi atmış oldu”
Riyad’da İsrail ve ABD’li askeri heyetlerin bulunduğunu belirten Kutluk, İsrail-Suudi yakınlaşmasıyla Tel Aviv yönetimine cankurtaran ipi atıldığını söyledi. Kutluk, Türkiye ile Pakistan’ın durumunun benzer olduğunu ifade etti:
“İsrail tümgeneral başkanlığında bir askeri dayanışma heyetini Riyad’da bulunduruyor. Amerikalılar, CENTCOM da orada bulunuyor. CENTCOM’a takviye olarak çeşitli Amerikan rezerve unsurlar da kademe kademe Riyad’a getiriliyor. Suudi Arabistan ile İsrail’in arası açıkken ve bu iki devletli çözümün yaratılmasına bağlı olarak İbrahim Anlaşması’na evrilebilecek potansiyel varken üstelik bunun bir sonuç vermediği bilinirken Amerikalıların katılması akıllara soru getiriyor. ‘13 Temmuz’da Sana Havalimanı’na yapılan saldırıyı İsrail mi yaptı?’ sorusu akıllara geliyor. Bunun sonucunda Suudi Arabistan-İsrail yakınlaştı. İsrail soykırım sonucunda izole olmuş bir durumdaydı ve onlara cankurtaran ipi atılmış oldu. Pakistan da Suudi Arabistan’a destek için İsrail ile aynı istikamette. Oysa Pakistan İsrail’i tanımaz ve nefret eder. Türkiye’nin durumu da Pakistan’a benziyor. Biz de Husilerin İran ile Hizbullah’a karşı pozisyonuyla aynı pozisyonu almıştık. Biz de İsrail’i kınıyoruz Husiler de kınıyor. Husiler kınamakla kalmayıp İsrail’e füze atıyor. Dönüşülen durum bunun tam tersi ve ne Türkiye’nin ne de Pakistan’ın politik hedefleriyle bağdaşmıyor. Suudi Arabistan’ın yanında durmak İsrail ve Amerika’nın yanında durmak sonuçlarını veriyor. Türkiye’deki yetkililer bunları görüyor. Politik hedeflerden çıkıldığını görüyorlardır herhalde. Meclis’e geldiğinde bunu iktidar ve muhalefet dikkatlice irdeleyecektir. Sonuçlarının Türkiye’nin çıkarlarına uygun hale getirilmesi halinde ancak onay verileceği konusunda ümitliyim. Pakistan, ‘Husilerle Suudi Arabistan mücadelenin tarafı olmayız’ dedi. Bu kararı Pakistan Meclisi ittifakla aldı. Pakistan sokaklarındaki insanlar da aynı durumda. Pakistan, İsrail’in işin içinde olduğu bir duruma neden karışmak istesin? Pakistan, Mekke ve Medine’ye dönük saldırı olursa oraları koruyacağını da söyledi. Türkiye de böyle düşünüyor sanırım. Ancak Mekke ve Medine’ye dönük saldırı yok. Birileri Mekke ve Medine üzerinden bir kaldıraç kullanıyor. Anlaşmanın adı neden Mekke Anlaşması? Bölgeye güvenlik çerçevesi getirmek isteniyorken birçok ittifakla bu işi büyütmek istiyorken neden Mekke adı konuldu? Burası koca bir soru işareti. Soğuk Savaş biter bitmez bir Sünni-Şii çatışması yaratılması için Batı merkezlerinde önemli çalışmalar yapıldı. Zeydilik, Şiiliğin Sünniliğe en yakın yapısı. Orada da ciddi bir çatışma olmamalı. Kimileri dış politikayı mezhebi bir çerçevede görmek istiyor. Oysa mezhep ne olursa olsun dış politika güvenlik odaklı olmak zorunda”
“Suudi Arabistan’ın bu gelir kaybını absorbe edecek iç yapısı yok”
Tüm gelirini petrolden kazanan Suudi Arabistan’ın normale dönüşü için iki ila yedi yıl arasında bir sürenin verildiğini söyleyen Kutluk, Riyad yönetimine karşı bir darbe beklentisinin gündeme gelebileceği görüşünde:
“Yumurtaların hepsini aynı sepete koymamak gerekiyor. Değişik Arap kabilelerinin oluşturduğu yapılarda Suudiler öne geçmiş vaziyette. Bunun yarattığı çekememezlikler var. Bu çekememezlik ve rekabet de bir şeye dönüşüyor. Suudi Arabistan tüm gelirini petrolden kazanıyordu ancak 13 Temmuz itibarıyla bunu yapamadı. Yanbu boru hattını kullanıyorlardı ancak şu an hiçbir yere çıkamayackaları anlaşılıyor. En az iki en fazla yedi yıl süre veriliyor normale dönüş için. Suudi Arabistan aynı zamanda Aden’deki yapıyı parayla destekliyor. Vatandaşlarına para veriyor ve bütçe açıkları da var. Bu kadar büyük bir gelir kaybını absorbe edecek bir iç yapının olmadığını da söylemek lazım. Borçlanılabilir elbet ancak herkes tehdidi görüyor. İstasyonlara yapılacak teknik üretim altyapısını tek tek saymışlar. Bunlar yan yana koyulunca Suudi Arabistan’ın petrol gelirlerinin yedi sene boyunca normale dönme şansı olmadığı anlaşılıyor. Parasızlıkla baş başa kalan Suudiler, parayla kendisine biat etmeye zorladığı grupları nasıl kontrol edecek? Bir saray darbesiyle uzaklaşılabilir mi? Bunun geçmişte örneği oldu. Suudi hanedanının krizden hanedanlığın çökmesiyle çıkacağını belirten sözüne güvenebileceğimiz analistler var. Suudi Arabistan’da bir iktidar değişimi olabilir. İran’a yapılan Amerikan-İsrail saldırıları rejim değişikliği için yapılmıştı. Bu yüzden rejim değişiklikleri olacaktır. Bu Bahreyn’de mi Suudi Arabistan’da mı başlayacak belli değil. Ancak bir şeyler olacağı belli. Tek pozisyon müzakereci pozisyon burada. Konunun askeri yollarla çözüme ulaşma şansı yok. Askeri harekat tarih ve coğrafya odaklıdır. Bölgenin tarihine bakınca istilacı kuvvetlerin tamamının başarısız olduğunu görüyoruz. Bölgede daha evvelki Suudi baskıları çok büyük Husi kayıplarına yol açtı. 60 bin ölü 400 bin yaralı olduğuna dair rakamlar var. Ancak başarı elde edilemedi. Arka kapı diplomasisinin çalıştırılması gerekiyor. Türkiye bu yolda ilerliyordu. Ancak Husiler tarafından Pakistan’ın diplomatik misyon üstlenmesi istenmiş durumda. Husiler Pakistan’ı uyarmış da bir yandan. Husilerin elinde İran’ın elindekilere paralel imkanlar var. Coğrafyaları da korunaklı. Askeri planlamacılar Kızıldeniz’den sıçrayıp askeri taarruz yapmayı düşünüyor ancak bunun çok ağır sonuçları olur. Başka askeri çözümler de düşünülebilir. Ancak maliyetler katlanır. İran’a yapılan saldırının maliyeti Amerika ve İsrail için ağır oldu. Bunun üzerine Yemen’e bir kara saldırısı olursa patlayıcı bir ortam ortaya çıkar. Öte yandan 3 Kasım’dan önce bir saldırı beklemiyorum ancak şu an Amerika’da ‘Biz çok başarılı olduk’ rüzgarı esiyor. İran’da başarılı olunduğu hikayesi anlatılıyor. Bir kara harekatı denenebilir. Elde sadece nükleer seçenek kalır. Buna başvurulursa nükleer adımlar durdurulamaz. Çin ve Rusya karşı. Nükleer adımı atanlar mukabeleyi de almış olurlar.”

