'Sadece güçlüleri' koruyan '5. Madde' Avrupa'da çatlak yarattı: 'Türkiye NATO’dan destek değil, köstek gördü'

© Fotoğraf : Bu fotoğraf yapay zeka ile oluşturulmuştur
Abone ol
Slovakya Başbakanı'nın '5. madde için savaşa girmem' resti, NATO'daki çifte standardı yeniden gündeme taşıdı. Bugüne dek sadece ABD için işletilen bu kalkan, Türkiye'ye ise ambargo ve yalnızlaştırma olarak dönmüştü. Konuyu Sputnik Türkiye'ye değerlendiren dış politika uzmanı Erel'e göre, güçlüleri koruyan ittifak inandırıcılığını hızla kaybediyor.
Slovakya Başbakanı Robert Fico, NATO'nun kolektif savunma sisteminin merkezindeki 5. Madde hakkında yaptığı açıklamayla ittifak içinde yeni bir tartışmanın fitilini ateşledi.
Fico, 17 Eylül'de Presov'da yaptığı konuşmada Avrupa'da geniş çaplı savaş ihtimalinin giderek arttığını savunarak, “Slovakya'nın sırf 5. Madde nedeniyle herhangi bir silahlı çatışmanın parçası olmasını istemiyorum” dedi.
Slovak lider, ülkesinin NATO üyeliğine ve yükümlülüklerine bağlı olduğunu belirtirken, başbakan olarak Slovakya'nın silahlı bir çatışmaya sürüklenmesini engellemek için elinden geleni yapacağını söyledi.
Fico'nun çıkışı eleştirilere yol açtı. Çekya Cumhurbaşkanı Petr Pavel, NATO'nun sağladığı korumadan yararlanırken başka bir müttefik saldırıya uğradığında müdahil olmak istememenin ittifak dayanışmasıyla bağdaşmadığını savundu.
Ancak NATO'nun 77 yıllık geçmişi, tartışmanın yalnızca Fico'nun açıklamasından ibaret olmadığını gösteriyor.
Kuzey Atlantik Antlaşması'nın 5. Maddesi, NATO'nun kolektif savunma anlayışının temelini oluşturuyor. Buna göre Avrupa veya Kuzey Amerika'daki bir NATO ülkesine yönelik silahlı saldırı, bütün üyelere yapılmış saldırı olarak kabul ediliyor. Maddenin 77 yıllık uygulama geçmişi ise çok daha dikkat çekici.
NATO'nun 1949'da kurulmasından bugüne kadar 5. Madde yalnızca bir kez resmen devreye sokuldu: 11 Eylül 2001'de ABD'ye düzenlenen terör saldırılarının ardından. Madde bugüne kadar başka hiçbir üye için işletilmedi. Güvenlik analistlerine göre, NATO tarihinde 5. maddenin yalnızca bir kez (11 Eylül saldırıları sonrası ABD'nin talebiyle) tam anlamıyla işletilmiş olması tesadüf değil. Eleştiriler, ittifakın "çevre" veya "kanat" ülkeleri ulusal güvenlik tehditleriyle karşılaştığında, merkezdeki büyük güçlerin aynı dayanışmayı sergilemekte isteksiz davrandığı yönünde.
Bu tartışmanın tarihsel arka planına bakıldığında, NATO'nun en büyük ikinci ordusuna sahip olan Türkiye'nin ittifak içindeki tecrübeleri, "çifte standart" argümanını destekleyen en önemli örnekleri oluşturuyor.
Türkiye'nin NATO tecrübesi: Kurulan ambargo tuzakları
Türkiye'nin kendi ulusal güvenliğini veya garantörlük haklarını savunmak zorunda kaldığı kriz anlarında, müttefiklerinden 5. madde ruhuna uygun bir destek görmek bir yana, çoğu zaman yaptırım ve ambargolarla karşılaştı.
Türkiye'nin adadaki Türklerin can güvenliğini sağlamak ve uluslararası anlaşmalardan doğan garantörlük hakkını kullanmak üzere gerçekleştirdiği Kıbrıs Barış Harekâtı, NATO müttefiklerinin ağır tepkisiyle karşılaştı. Harekâtın ardından Türkiye'ye destek olmak yerine, başta ABD olmak üzere müttefikler tarafından 1975-1978 yılları arasında ağır bir silah ambargosu uygulandı. Aynı dönemde Federal Almanya da Türkiye'ye yönelik askeri yardımları askıya alarak ittifak ruhuyla çelişen bir tavır sergiledi.
Türkiye'nin 1990'lı yıllarda PKK terör örgütüne karşı yürüttüğü yoğun sınır içi ve sınır ötesi operasyonlar sırasında, NATO müttefikleri istihbarat ve mühimmat desteği sağlamak yerine örtülü ve açık ambargolar yoluna gitti. Özellikle Almanya, Türkiye'nin terörle mücadelesini gerekçe göstererek zaman zaman silah satışlarını durdurdu ve NATO'nun güney kanadının güvenliğini zafiyete uğratabilecek adımlar attı.
Suriye'deki iç savaşın Türkiye sınırlarına sıçraması ve balistik füze tehdidinin artması üzerine Ankara, NATO'nun 4. maddesini (istişare) işletmiş ve hava savunma sistemi talep etmişti. ABD, Almanya ve Hollanda tarafından gönderilen Patriot bataryaları, sınırda tehdidin en yüksek olduğu, sınır ihlallerinin ve çatışmaların yoğunlaştığı 2015 yılında müttefikler tarafından aniden geri çekildi. Türkiye, varoluşsal bir sınır güvenliği sorunuyla baş başa bırakıldı.
Günümüzde "ittifak dayanışması" kavramını en çok zedeleyen konulardan biri, NATO'nun lider ülkesi ABD'nin ve bazı Avrupalı müttefiklerin, Türkiye'nin terör örgütü olarak kabul ettiği ve sınır ötesi harekâtlar düzenlediği YPG'ye (PKK'nın Suriye uzantısı) binlerce tır dolusu silah yardımı yapmasıdır. Türkiye bu tehdidi bertaraf etmek için Suriye'nin kuzeyine operasyonlar düzenlediğinde (Fırat Kalkanı, Zeytin Dalı, Barış Pınarı), NATO ülkeleri destek vermek yerine Türkiye'ye yönelik yeni silah satış kısıtlamaları getirmiş, Avrupa ülkeleri ve Kanada gibi müttefikler İHA kameraları dahil birçok kritik parçada ambargo uygulamıştı.
Müttefik mi, düşman mı?
Türkiye'nin yarım asrı aşan tecrübeleri, NATO'nun ortak savunma şemsiyesinin büyük güçler için bir güvenlik garantisi, diğer üyeler için ise dış politikalarını Batı'ya entegre etmeye yarayan, ancak kriz anlarında tek yönlü çalışan bir mekanizma olduğu yönündeki tezleri güçlendiriyor. Dış politika uzmanı Hasan Erel, NATO’nun kuruluşundan Soğuk Savaş sonrasına, Türkiye’nin ittifak içindeki konumundan Ukrayna krizine kadar uzanan süreci değerlendirdi.
Erel’e göre 5. maddenin tarihsel işleyişini NATO içindeki güç dengelerinden bağımsız değerlendirmek mümkün değil.
'5. madde de tamamen ABD'nin çıkarlarına bağlı olarak işler'
NATO’nun 5. maddesinin kuruluş dönemindeki işlevine dikkat çeken Erel, maddenin esasen ABD merkezli güvenlik mimarisinin bir parçası olduğunu savundu:
“NATO’nun 5. maddesi esasen Amerika için geçerli bir madde. İlk kurulduğunda Avrupa’da Sovyet tehdidine karşı konulmuştu. Fakat Sovyetler Birliği, Soğuk Savaş döneminde hiçbir NATO ülkesine saldırmadı.”
Erel, Avrupa’daki Amerikan askeri varlığının da bu sistemin temel unsurlarından biri olduğunu belirterek, “Maddenin asıl esprisi, Amerika Birleşik Devletleri’nin saldırıya uğraması üzerine kuruludur. Avrupa’da zaten ABD üsleri bulunduğu için, bir NATO ya da Amerikan üssünün bulunduğu Avrupa ülkesine Soğuk Savaş döneminde yapılacak saldırı, aynı zamanda Amerika’ya saldırı anlamına geliyordu” dedi.
Soğuk Savaş’ın sona ermesinin ardından 5. maddenin daha muğlak bir konuma geldiğini söyleyen Erel, NATO’nun karar alma yapısına ilişkin ise şu değerlendirmeyi yaptı:
“NATO = Amerika Birleşik Devletleri. NATO, ABD’nin çizdiği bir güvenlik sistemidir ve Amerika Birleşik Devletleri’nin kararlarına bağlıdır. Bütün üyelerin teknik anlamda veto hakları ve başka yetkileri bulunmasına rağmen NATO, özünde Amerika Birleşik Devletleri’nin yönetiminde olan bir kuruluştur. Bu nedenle 5. madde de tamamen Amerika’nın çıkarlarına bağlı olarak işler.”
'Asker göndermek zorunlu değil'
Erel, 5. maddenin bir NATO üyesine yönelik saldırı durumunda diğer üyelerin otomatik olarak savaşa girmesini veya asker göndermesini zorunlu kılmadığını belirtti:
“Bir NATO ülkesine saldırıldığında diğer ülkelerin asker göndermesi aslında zorunlu değil. Çünkü burada farklı ve esnek maddeler de var.”
NATO’nun başlangıçta belirli bir coğrafi alanı kapsadığını hatırlatan Erel, 11 Eylül saldırılarının ardından Afganistan’a NATO ülkelerinin asker göndermesini buna karşılık farklı bir örnek olarak gösterdi. Türkiye’nin de Afganistan’daki NATO misyonuna katıldığını hatırlattı.
Falkland örneği: 'Doğrudan bir müdahalede bulunmadılar'
Erel, NATO’nun coğrafi sınırlarının geçmişte nasıl yorumlandığına örnek olarak 1982 Falkland Savaşı’nı gösterdi.
Arjantin’in Falkland Adaları’nı işgal etmesinin ardından İngiltere’nin askeri mücadeleyi doğrudan yürüttüğünü söyleyen Erel, Fransa ve ABD’nin ise İngiltere’ye istihbarat ve lojistik destek sağladığını belirtti.
“İngiltere’nin güçlerini bölgeye kaydırması karşılığında ABD, belirli bölgelerde İngiliz güçlerinin yerini alacak gemiler gönderdi. Ancak doğrudan bir müdahalede bulunmadı. Bunun gerekçesi de Falkland Adaları’nın Kuzey Atlantik bölgesinde bulunmamasıydı.”
Erel’e göre Soğuk Savaş’ın ardından NATO’nun yapısı Amerikan talepleri doğrultusunda daha esnek hale getirildi. ABD’nin ekonomik ve siyasi ağırlığı nedeniyle Amerikan taleplerinin karşılandığını savunan Erel, diğer üyelerin taleplerinde ise aynı durumun söz konusu olmadığını ileri sürdü.
'Türkiye NATO’dan destek değil, köstek gördü'
Türkiye’nin NATO içerisindeki deneyimine de değinen Erel, PKK saldırıları üzerinden ittifaka sert eleştiriler yöneltti:
“Türkiye’yi ele alırsak, 1984’ten itibaren başlayan, ülke dışı kaynaklı PKK terör saldırılarında NATO Türkiye’ye hiçbir şekilde destek vermedi. Hatta NATO üyeleri PKK’yı destekledi. Ayrılıkçı PKK’nın talepleri dile getirildi, hatta silah verildi.”
Erel, Türkiye’nin bu süreçte NATO’dan beklediği dayanışmayı görmediğini savunarak, “Dolayısıyla Türkiye, bu noktada NATO’dan destek değil, köstek gördü” ifadelerini kullandı.
Fico’nun çıkışı: 'Yadırganacak bir açıklama değil'
Erel, Slovakya Başbakanı Robert Fico’nun NATO’nun kolektif savunma yükümlülüğüne ilişkin açıklamalarını da değerlendirdi.
Fico’nun açıklamalarının NATO içinde siyasi tepki yaratmasının doğal olduğunu belirten Erel, “Bunu açıktan söylemek, NATO’nun 5. maddesini işletmemek demektir ve NATO kurallarına aykırı bir tavırdır” dedi.
Ancak NATO’nun işlevinin Ukrayna kriziyle birlikte daha fazla tartışılmaya başladığını savunan Erel, şöyle devam etti:
'NATO’nun geçerliliği ve işlevi de çok sorgulanır hale geldi'
“Bugün gelinen noktada NATO’nun geçerliliği ve işlevi de çok sorgulanır hale geldi. Ukrayna özelinde ‘NATO bir savunma örgütü müdür, yoksa saldırı örgütü müdür?’ tartışmasının yapıldığı bir süreçte Fico’nun çıkışı çok da yadırganacak bir çıkış değildir.”
Erel, NATO’nun Ukrayna’ya sağladığı askeri desteği de eleştirerek ittifakın “savunma değil saldırı pozisyonunda” olduğunu savundu. Ayrıca Erel, Rusya-Ukrayna çatışmasının nedenlerine ilişkin de mevcut Batılı anlatıyı çürüten değerlendirmelerde bulundu:
“'Rusya tehdidi' de zaten yaratılmış, yani olmayan bir tehdit. Sonuçta bu, Ukrayna’nın bir saldırısı sonucu başlayan bir savaştır. Ukrayna’nın Rus bölgelerinde katliamlar yapması sonucu başlayan bir savaştır. İki anlaşmayı hiçe sayarak yürüttüğü bir saldırı ya da uzun süren bir saldırı süreci sonucunda başlayan savaştır.”
Erel, bu gerekçelerle Fico’nun NATO konusundaki değerlendirmesini “son derece doğru” bulduğunu söyledi.
'Avrupa NATO’yu daha fazla sorgulayacak'
Erel’e göre NATO açısından asıl kırılma Avrupa siyasetinde yaşanabilir. Avrupa’da mevcut yönetimlere yönelik toplumsal tepkinin yükseldiğini savunan Erel, Fransa, Almanya ve İngiltere dahil birçok ülkede siyasi iktidarların değişebileceğini öne sürdü.
Özellikle Almanya’nın gelecekteki siyasi yöneliminin NATO açısından kritik olacağını belirten Erel, Almanya’yı “İkinci Dünya Savaşı sonrasında Amerika’nın uydu devleti konumunda bulunan” bir ülke olarak nitelendirdi.
AfD gibi siyasi hareketlerin güç kazanmasını da bu çerçevede değerlendiren Erel, NATO karşıtı bir iktidarın Almanya’da yönetime gelmesi halinde ittifakın geleceğinin ciddi biçimde sorgulanacağını savundu.
'ABD, Avrupa’yı vekil güç olarak kullanıyor'
Erel, ABD’nin Avrupa politikasını da Rusya ile mücadele üzerinden değerlendirdi:
“Amerika’nın son siyaseti Avrupa’yı Rusya’nın önüne atıp çekilmektir. Trump, biliyorsunuz, baştan beri ‘NATO’dan çıkabiliriz, NATO artık anlamsız’ gibi ifadeler kullanıyordu.”
Finlandiya ve İsveç’in NATO üyeliğini Kuzey Denizi ve Arktik’teki gelişmelerle birlikte değerlendiren Erel, ABD’nin Avrupa’yı “tamamen bir vekil güç olarak kullanma projesi” yürüttüğünü savundu.
Avrupa toplumlarının da bunun farkında olduğunu ve tepki gösterdiğini öne süren Erel; Rus gazından uzaklaşma, göç politikaları ve liberal-neoliberal ekonomi politikalarının Avrupa’daki siyasi dengeleri değiştireceğini söyledi.
“Siyasi iktidarlar, bana göre bir kargaşa döneminin ardından değişecektir ve NATO da tarihe karışacaktır.”
'NATO’nun Soğuk Savaş sonrasında işlevi bitmişti'
NATO’nun tarihsel misyonunun Soğuk Savaş’la birlikte sona erdiğini savunan Erel, ittifakın daha sonraki dönemde ABD tarafından bir “koalisyon gücü” gibi kullanılmaya çalışıldığını söyledi.
Erel’e göre İngiltere, Almanya ve Polonya gibi ülkeler bu sistemde Washington’ın başlıca Avrupalı ortakları oldu.
ABD’nin artık Batı Yarımküre’ye doğru çekilmeye başladığını savunan Erel, “Bundan sonra NATO’nun bence çok uzun bir ömrü yok” dedi.
'11 Eylül saldırıları tamamen Amerikan-İsrail tertibiydi'
Erel, 11 Eylül 2001 saldırılarının arkasında ABD ve İsrail’in bulunduğunu söyledi:
“11 Eylül saldırıları tamamen Amerikan-İsrail tertibiydi. Asıl 11 Eylül saldırılarının projesini yapanlar, 1997’de bugünkü İsrail Başbakanı Netanyahu’nun da içinde olduğu neo-muhafazakârlar, ‘neocon’ dediğimiz İsrail yanlısı, Amerika içindeki siyasetçilerdi.”
Erel, sadece siyasetçilerin değil, “büyük finansal ve sanayi güçlerinin” de bu projede rol aldığını ileri sürerek amacın İsrail’in bölgesel rakiplerinin tasfiyesi ve ABD’nin bölgede alan kazanması olduğunu savundu.
İsrail’in Süveyş Krizi sonrasında ABD açısından bölgesel bir üs konumuna geldiğini söyleyen Erel, 11 Eylül’ün ardından NATO’nun 5. maddesinin işletilmesi ve Afganistan’a asker gönderilmesini de eleştirdi.
Erel, Irak savaşı sürecindeki NATO rolüne ilişkin de benzer bir değerlendirmede bulunarak söz konusu uygulamaların “NATO’nun hukukuna ve yönergelerine aykırı” olduğunu savundu.
'NATO = ABD, ABD de bugün = İsrail'
Erel, NATO’nun geleceğine ilişkin değerlendirmesini şu sözlerle tamamladı:
“NATO eşittir Amerika Birleşik Devletleri’dir. Amerika Birleşik Devletleri de bugün eşittir İsrail’dir.”
Avrupa’nın ve NATO’nun mevcut yapısıyla geleceğinin olmadığını savunan Erel, belirleyici faktörlerin ekonomi ve siyaset olacağını söyledi.
“Bugün görünen manzara, Amerika Birleşik Devletleri’nin artık bu bölgede, yani Batı Asya’da olsun, Avrupa’da olsun, ömrünün kısıtlı olduğudur. Bu da doğal olarak NATO’nun bitmesiyle, NATO’nun dağılmasıyla sonuçlanacaktır.”

