Prof. Dr. Nuran Yıldız: ‘Kozinoğlu’nun ölümünün 3 gün önceden yayınlanması korku üretme amaçlıydı’

‘Dizi ve filmlerle Ergenekon ve Balyoz’un toplumsal zemini hazırlandı’
“Kurtlar Vadisi yayınlandığında sokaklarda insan kalmıyordu. Dizinin gördüğü ilgi çok önemliydi. Bunun yanında güçlü bir etkileme boyutu vardı. ‘Etki’ kavramı aslında uzun uzun tartışılması gereken bir konu. Dizideki yeraltı örgütünün üyeleri siyah giydiği için sokaklarda da siyah giyen gençlik grupları ortaya çıktı. Bunlar, bugün konuştuğumuz çetelerin küçük prototipleri gibiydi.
O dönem yaşananlar yalnızca Kurtlar Vadisi’yle sınırlı değildi. Medyanın ve televizyonun gücünü bilenler, doğru zamanın geldiğini düşünerek bu alanı kullandı. Kurtlar Vadisi’nin ekibi değiştirildi ve dizi başka bir çizgide ilerletildi. Aynı anlayış, sinema filmleri ve diğer televizyon dizileri üzerinden de sürdürüldü.
O dönemdeki dizi ve filmlerin ortak noktası; kötülük yapan ve bütün kirli işlerin içinde bulunan bir Türk ordusu algısı yaratmalarıydı. Ordu hem itibarsızlaştırılıyor hem de güçsüz ve beceriksiz gösteriliyordu.
Böyle bir olumsuzluk algısı, içerikler sistematik biçimde tekrarlandığında oluşur. Gerbner’in ‘yetiştirme’ veya ‘ekme’ kuramında anlattığı gibi, aynı mesajı sürekli verir ve insanın yaşadığı ‘akvaryumu’ aynı suyla doldurursanız onun doğruyu ve yanlışı değerlendirme biçimini, inançlarını ve yargılarını zamanla belirler, çerçevelersiniz.
Tam da ‘Askerler her şeyi yapabilir’ algısının oluşturulduğu dönemde Ergenekon ve ardından Balyoz kumpasları geldi. Çok sayıda subay, ulusalcı gazeteci ve asker tutuklandı; yaşadıklarını onuruna yediremeyerek intihar edenler oldu. Toplumun önemli bir bölümünde ise ‘Zaten yapmışlardır, bunlar yapar’ düşüncesi oluştu.
‘Bu mümkün değil, bunlar doğru değil’ diyenlere ne oldu? Önce itibarsızlaştırılmaya çalışıldılar, önemli bir bölümü tutuklanarak susturulmak istendi. Böylece toplumsal bir iklim oluşturuldu. ‘Bu doğru değil’ diyenlerin sesi azalırken ‘Yapmışlardır’ diyenlerin sesi yükseldi. Dolayısıyla böyle bir toplumsal iklim oluştu.”
‘Pentagon birçok Hollywood filmine müdahale ediyor’
“Türk Silahlı Kuvvetleri’nin sinema birimi, Pentagon’daki benzer yapıdan 20 yılı aşkın süre önce kuruldu. Tarih 1915; daha Türkiye Cumhuriyeti bile kurulmamış. Almanya’nın sinemayı nasıl kullandığını gören ve Almanya’yla ilişki içinde olan askerler ile siyasetçiler, benzer bir yapıyı Türkiye’de kuruyor. Adı Milli Ordu Sinema Dairesi. Birim 1915’te kuruluyor, 1916’da film çekmeye başlıyor.
Millî Savunma Bakanlığının veya Genelkurmayın 10 Kasım’da ve millî bayramlarda yayımladığı bazı eski görüntüler bu arşivlerden çıkıyor. Kurtuluş Savaşı yıllarında ve sonrasında da çeşitli filmler çekiliyor.
Pentagon’daki benzer yapılanma ise 1942’de kuruluyor, yani çok daha sonra. Ancak bizde ordu ve sinema ilişkisi zamanla gerilerken Amerika’da tam tersine giderek gelişiyor. Bugün Pentagon’un Los Angeles’ta, Hollywood’la çalışan; emekli askerler ve iletişimcilerden oluşan bir birimi bulunuyor. Filmlerde gördüğümüz askerlerden, helikopterlerden, uçaklardan ve diğer askerî imkânlardan yararlanmak isteyen yapımcıların neredeyse tamamı senaryolarını Pentagon’un bu ofisine onaylatmak zorunda. Pentagon birçok filme bu şekilde müdahale ediyor.
Örneğin ‘Kara Şahin Düştü’ filminin orijinal senaryosunda askerler helikopterden aşağıdaki hayvanları görüyor, onları vurup yiyor. Pentagon bu sahneye izin vermiyor ve ‘Amerikan askeri hayvan öldürmez’ diyor. Filmde yalnızca hayvanları gördüklerinde birbirlerine ‘Acıktın mı?’ diye sorduklarını, ardından yemek sahnesine geçildiğini görüyoruz. Hayvanları vurdukları bölüm tamamen çıkarılıyor. Birkaç ‘protest’ yapımcı dışında Hollywood’daki yapımların büyük bölümü Pentagon’dan onay alıyor ve bunun karşılığında askerî destekten yararlanıyor.
Amerikan kamuoyu, siyah-beyaz televizyonlarda Vietnam’da ölen askerleri görünce büyük bir tepki gösterdi ve “Vietnam sendromu” denilen süreç ortaya çıktı. Peki kaybettiğiniz bir savaşı nasıl anlatırsınız? O savaştan kahramanlar çıkararak. Rambo bunun örneklerinden biriydi. Benzer biçimde Afganistan ve Orta Doğu’da geçen filmlerde Amerikan askerlerinin kahramanlık hikâyeleri anlatıldı. Oysa oralarda büyük bir dehşet ve vahşet yaşanıyordu. Filmler, meseleyi ‘Öldürdük ama neden öldürdük?’ noktasına getirerek yapılanları meşrulaştırıyordu.”
‘Kozinoğlu’nun ölümünün önceden yayımlanması korku üretme amacı taşıyordu’
“Kaşif Kozinoğlu’nun öleceğini 3 gün önce yayınlamak korku kültürünü üretme amaçlı. Aslında iletişimin değişen yönü yeterince fark edilmedi. Hâlâ 1960’ların iletişim anlayışıyla hareket edildiğine tanık oluyoruz. Oysa iletişim yönetiminin son 20-30 yıldır odaklandığı temel nokta duyguları yönetmek. İletişim başlangıçta bilgiyi yönetme işiydi, bugün ise duyguları yönetme işi haline geldi. İnsanların davranışları da iki temel duygu üzerinden yönlendiriliyor. Bunlardan ilki korku. Bugün bütün dünya büyük ölçüde korku duygusunun yönetilmesiyle idare ediliyor. Trump’ın sürekli ‘Vurdum, vuruyorum, vuracağım’ demesi de bir korku üretme çabası. Bunun hâlâ etkili olup olmadığı ayrı bir konu çünkü artık inandırıcılığı sorgulanıyor.
İkinci temel duygu ise güven. ‘Kim söylüyor?’ sorusu bu nedenle çok önemli. Mesajı kimin verdiği ve korkunun nasıl üretildiği, iletişimin etkisini belirliyor.
Filmlerde sahneleri olaylar yaşanmadan önce kurup her şeyi yapabilecek bir yapının bulunduğunu gösterdiğinizde insanlar, ‘Demek ki böyle bir yapı var ve her şeyi yapabilir’ diye düşünüyor. Böylece toplum sindiriliyor ve korkutuluyor. İnsanlar da ‘Onlar söylüyorsa doğrudur, istenileni yapmamız gerekir’ anlayışına sürükleniyor. Bu nedenle 15 Temmuz gecesine kadar ciddi bir toplumsal karşı koyuş görmedik.”

