Gündem dışı - Sputnik Türkiye, 1920
GÜNDEM DIŞI
Gündelik koşuşturmacada gözden kaçanlar; bilimden sanata, tiyatrodan sinemaya, seyahat alternatiflerinden modaya, festivallerden konserlere her şey Serhat Sarısözen’le Gündem Dışı’nda.

Yazar Burcu Kapu: Futbol bize bir oyunu satmaktan çok bir ihtimali satıyor

burcu kapu
burcu kapu - Sputnik Türkiye, 1920, 07.09.2026
Abone ol
Yazar Burcu Kapu, Serhat Sarısözen’in sunduğu Gündem Dışı programına konuk oldu. Kapu, Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Futbol adlı kitabı üzerinden futbolun insan doğasıyla ilişkisini; aidiyet, rekabet, adalet, liderlik, para, linç ve umut kavramları üzerinden değerlendirdi.
Yazar Burcu Kapu, Serhat Sarısözen'in Gündem Dışı programında Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan kitabı Futbol üzerinden futbolun yalnızca sahada oynanan bir oyun olmadığını anlattı. Kapu, oyunun insan doğasına ve toplumsal davranışlara tuttuğu aynayı değerlendirdi.
Futbolu kurallarını ya da tarihini anlatan klasik bir spor kitabı olarak ele almak yerine okuyucuyla sohbet eden ve ona sorular yönelten bir metin oluşturduğunu belirten Burcu Kapu, kitabın merkezinde aslında insanın bulunduğunu söyledi. Futbolun psikoloji, sosyoloji, siyaset, ekonomi, liderlik, adalet ve kalabalık davranışları gibi pek çok alan üzerinden okunabileceğini ifade etti.

'Futbol bize bir oyunu satmaktan çok bir ihtimali satıyor'

Futbolun insanlara sınırları belli ancak sonucu öngörülemeyen bir alan sunduğunu belirten Kapu, bu durumu “güvenli belirsizlik” olarak tanımladı. Sahanın, sürenin ve kuralların belli olmasına rağmen maçın sonucunun bilinmemesinin oyunun cazibesini oluşturduğunu söyleyen Kapu şöyle konuştu:
“İnsanoğlu var olduğundan beri her şeyi kontrol etmek istiyor. Kendimizden de düşünelim; yaptığımız iş kontrolümüz altında olsun, kurduğumuz ilişkiler kontrolümüz altında olsun. Kontrolü kaybettiğimizi hissettiğimiz zaman hayatımızdaki birçok şeyle ilgili bir tedirginlik yaşıyoruz. Futbol da öyle aslında. Sahanın ölçüleri belli, oyunun kuralları belli. Düdük çalıyor, başlıyor; düdük çalıyor, bitiyor. Süresi ve kuralları belli olan bir oyundan bahsediyoruz. Ama futbol bir belirsizlik sunuyor. Maçın sınırları belli, süresi belli, kuralları belli fakat sonuç belirsiz. Eğer biz bu oyunun sonucunu önceden biliyor olsaydık dramatik yapı çökerdi. Ne üzüleceğiz ne sevineceğiz. Futbol bize bir oyunu satmaktan çok bir ihtimali satıyor. Biz aslında futbol izlerken, futbola sahip çıkarken ya da ‘Futbolu seviyorum’ derken o olabilme ihtimalini satın alıyoruz.”

'Sokak futbolunda toplumun hiyerarşik yapısını görebiliyorsunuz'

Kitabında profesyonel futbolun yanı sıra sokak futboluna da yer veren Kapu, çocukların oynadığı maçların toplumsallaşma, ahlak, sınırlar ve hiyerarşi açısından önemli bir prova alanı olduğunu söyledi:

“Mahallede takım kurulurken iki kişi ayrılıyor ve çocukları seçmeye başlıyor. Genelde mahallenin en iyi oynayan çocuğu hemen seçiliyor ve bir tanesi sona kalıyor. Bu seçilen olmak, seçilmeyen olmak, iyi oynayan olmak, oynamayan olmak… Aslında toplumun içerisinde de bu tarz şeyler var. O hiyerarşik yapıyı bir oyunun içerisinde görebiliyorsunuz. Faul yapmak ya da yapmamak, birinin sınırlarını ihlal etmek ya da etmemek. Diğer taraftan hep pozitif şeyler de değil. Bir çocuk gerçekten faul yapıyor ya da top dışarı çıkıyor, ‘Çıkmadı’ diye elini kaldırıyor. Orada aslında karşı tarafı nasıl manipüle edebilirim, nasıl kandırabilirim, bununla da bir ilk prova oluyor. Ahlaki anlamda birçok değerin test edildiği alanlardan bir tanesi sokak futbolu.”

'Taraftarlık bir spor tercihinden çıkıp sosyal kimlik meselesine dönüşüyor'

Futboldaki aidiyet duygusuna da değinen Kapu, sahaya çıkmayan bir taraftarın maç sonunda “Biz kazandık” ya da “Biz kaybettik” demesinin oyunun sosyal kimlik yaratma gücünü ortaya koyduğunu ifade etti:
“‘Ben Ankaralıyım’ diyebilirsiniz ve diğer Ankaralılarla otomatik olarak kaynaşabilirsiniz. ‘Ben mühendisim’ diyebilirsiniz ve diğer mühendislerle kaynaşabilirsiniz. ‘Ben Galatasaraylıyım, Fenerbahçeliyim, Beşiktaşlıyım’ dediğinizde ise öyle geniş kitlelerle kaynaşıyorsunuz ki bu akıl alır gibi değil. İnsan hep bir grubun içerisinde olmak istiyor. Bu aidiyet zaman zaman meslek gruplarıyla, zaman zaman bir şehirle ve zaman zaman da tuttuğunuz takımla ilgili oluyor. Tuttuğunuz takımla ilgili olduğu zaman sahadaki bir futbolcunun attığı golü kendiniz atmış gibi sahiplenebiliyorsunuz. Kaybettiğinizde de aynı utancı yaşıyorsunuz.”

'Sevdiğiniz şey sizi neye dönüştürüyor?'

Fanatizmin başlangıcının her zaman nefret olmadığını, kimi zaman yoğun bir sevgi ve sahiplenme duygusunun karşı tarafı “öteki” haline getirebildiğini anlatan Kapu, futbol üzerinden insanın sevdiği şeylerle kurduğu ilişkiyi sorguladığını söyledi:
“Sahip çıkmanın ürkütücü bir hali var. Konu eğer futbol taraftarlığıysa hiç kimse ürkmeden alkışlıyor bunu. Halbuki bunu başka bir örnekle düşünün. Bir erkek ya da kadının eşini, sevgilisini ‘Sevgilim, benim, bana ait’ şeklinde görmesi gibi. Orada tuttuğunuz takım yerine kişinin sevdiği insanı koyduğunuzu düşünün. Bir noktadan sonra okuduğumuz, gördüğümüz kadın cinayetlerinin çoğunun bile geldiği nokta aslında bu ‘Benim, bana ait’ noktasından çıkıyor. Bunun tehlikesinin boyutunu anlatmak için bu kadar farklı bir örnek veriyorum. Aslında futbolda da benzer. Siz ‘Benim’ dediğinizde, o aidiyeti bu kadar tehlikeli boyutta yaşadığınızda maç çıkışı bıçaklanan genç çocukları, taşlı sopalı kavgaları duyuyoruz. Çünkü onlar öteki oluyor.”

'Bir kulübün gerçek seviyesi kaybettiğinde verdiği tepkide ortaya çıkar'

Yenilginin insanın savunma mekanizmalarını görünür hale getirdiğini anlatan Kapu, taraftarların ve kulüplerin kötü sonuçların ardından sorumluluğu dışarıda aramasının gelişimi engelleyebileceğini belirtti:
“Siz kötü oynamışsınız, maçı kaybetmişsiniz ve maç sonunda yöneticiniz ya da teknik direktörünüz çıkıyor ve ‘Bu hakemi şikâyet edeceğim. Hakem aleyhimize kararlar verdi, takdir hakkını hep rakip takımdan yana kullandı’ gibi hakem üzerinden maçı okuyor. Bu, sizin gelişim alanınıza otomatik olarak ket vuruyor. Muhtemelen bir sonraki maçta da bu maçtaki hatalarınızı tespit edemediğiniz için iyi bir performans sergileyemeyeceksiniz. Kaybettiğimizde bir suçlu arıyoruz. ‘Kaybettik, kötü oynadık’ demekten ziyade ilk suçlu hakem oluyor. İkinci suçlu idari yönetimler oluyor ve liste böyle devam ediyor.”

'İnsan bir krizle karşılaştığında birinin yol göstermesini bekliyor'

Teknik direktörlük üzerinden liderlik kavramını da ele alan Kapu, insanın topluluklar halinde yaşamaya başladığı dönemlerden bu yana lider arayışında olduğunu söyledi:
“Bir kaosla, bir belirsizlik anıyla, bir krizle karşılaştığı zaman insan önce bir afallıyor. Sonrasında da birinin ona yol göstermesini, buradan nasıl çıkacağı konusunda birinin öncülük etmesini bekliyor. Ben bunu biraz Jung’un baba arketipi üzerinden de kitapta okuyorum. Teknik direktörleri, baba figürü üzerinden sembolik anlamda ele alıyorum; burada babayı biyolojik anlamda kullanmıyorum. Eskiden futbolun içerisindeki, Alex Ferguson başta olmak üzere, bu modeller işe yarıyordu. Ama şimdi değişen kuşakla, Z kuşağı diye tabir ettiğimiz neslin içerisinde beklentiler ve duygu alışverişi daha farklı bir noktada. O yüzden günümüz teknik direktörlerinden Türkiye’den Okan Buruk’u, Avrupa’dan Jürgen Klopp’u örnek verirsem, bunlar biraz daha sevgi temelli teknik direktörlük modellerini işletiyorlar. Bu aslında güncellenen, dinamik bir mekanizma. Devir değiştikçe, insanlar değiştikçe bu modeller de farklı şekilde kendine yer bulabiliyor.”

'İnsanın hayatta durmasının taşıyıcı kolonu umut duygusu'

Kitabın finalinde futbolun bütün çelişkilerini umut kavramıyla bir araya getiren Kapu, yıllarca başarısız sonuçlar alan bir takımın taraftarının yeni sezona yine umutla başlayabilmesinin yalnızca futbola değil, insan doğasına ilişkin olduğunu söyleyip sözlerini şöyle sonlandırdı:
“Geçmişte bir işte başarısız olmuşsunuz. O zaman bir daha hayatınızın geri kalanında çalışmamanız gerekir. Geçmiş bir ilişkiniz kötü bitmiştir. O zaman bir daha kimseyle sevgili olmamanız ve sevmemeniz gerekir. İnsan geçmiş deneyimlerini sadece önüne referans olarak koysa hiçbir şehir inşa edilmezdi, hiç kimse birbirini sevmezdi, hiçbir çocuk dünyaya gelmezdi. Aslında insanın var olmasının, hayatta durmasının ve her yeni gün uyuyup ertesi sabah yeniden uyanarak hayatına kaldığı yerden devam etmesinin taşıyıcı kolonu umut duygusu.”
Haber akışı
0
Tartışmaya katılmak için
giriş yapın ya da kayıt olun
loader
Sohbetler
Заголовок открываемого материала