- Sputnik Türkiye, 1920
EKSEN
Ceyda Karan’ın hazırladığı Eksen’de her gün dünyanın farklı bölgelerine dair gelişmeler masaya yatırılıyor.

‘Türkiye’nin NATO tarafına kayma eğilimi var’

© SputnikCeyda Karan'la Eksen
Ceyda Karan'la Eksen - Sputnik Türkiye, 1920, 02.04.2026
Abone ol
Suat Delgen’e göre İran’dan Türkiye’ye düştüğü belirtilen balistik füzelerle ilgili yapılan açıklamalardaki NATO vurgusu, bu yönde bir eğilime işaret ediyor. Türkiye’nin füze tehdidine karşı NATO imkanlarıyla yetinmek durumunda olduğunu belirten Delgen, ‘Çok uluslu kolordu’ gündeminin ise ‘Rusya-Ukrayna’ ve ‘terörizm’ ile ilgisi olduğu görüşünde.
Türkiye’nin son dönemde tırmanan bölgesel gerilimler ve balistik füze saldırıları karşısında takındığı tutum, Ankara’nın stratejik önceliklerini Batı ittifakı ve NATO ekseninde yeniden tahkim ettiğini gösterirken; Milli Savunma Bakanlığı’nın son açıklamalarındaki NATO terminolojisinin ön plana çıkarılması, Türkiye’nin özellikle hava savunma ve istihbarat paylaşımı konularında ittifakla daha entegre bir pozisyona yöneldiğine işaret ediyor.
Mevcut durumda balistik füze tehdidine karşı S-400 gibi sistemlerin teknik ve ağ entegrasyonu kısıtlamaları nedeniyle yetersiz kalması, Türkiye’yi Kürecik ve NATO hava savunma şemsiyesine bağımlı kılarken; bu güvenlik mimarisi içerisindeki zorunlu yakınlaşmanın, 'stratejik otonomi' arayışındaki kaynak kısıtlılığıyla birleşerek Türk dış politikasında kritik bir geçiş dönemini tetiklediği görülüyor. Özellikle Adana’da kurulması planlanan NATO karargahı ile Ukrayna Temas Grubu çerçevesindeki yeni angajmanlar, Ankara’nın bir yandan Karadeniz’de 'bölgesel sahiplik' ilkesini korumaya çalışırken diğer yandan Batı paktı ile operasyonel uyumunu en üst seviyeye çıkarma gayretinde olduğunu gözler önüne seriyor.
'Sahte bayrak' tehditlerini ve NATO'nun Türkiye'deki komutanlıklarının anlamını Siyasi Analist Suat Delgen ile konuştuk.

‘MSB’nin son füze açıklamasında NATO unsuru ön planda’

Delgen, İran’dan ateşlendiği ve Türk hava sahasına düştüğü belirtilen son füzeyle ilgili MSB’nin yaptığı açıklamada NATO vurgusunun yüksek olduğunu ifade etti. Delgen’e göre açıklamada Türkiye’nin NATO tarafına kaydığı yönünde bir eğilim var:
“Türkiye’nin bir taraf seçmek zorunda kalırsa ABD ve Körfez ile ortak hareket etmeyi tercih edeceğini söylemiştim. Son günlerde yaşanan gelişmeler de bunu doğrular nitelikte. Milli Savunma Bakanlığı’nın Türkiye’ye yönelik yapılan son balistik füze saldırısına ilişkin açıklamasının tonu diğerlerinden farklıydı. Atılan balistik füzeler Amerikan savaş gemilerinden ateşlenen SM2 ile vurulduğuna göre bunlar egzoatmosferik demektir. Yani bu atmosfer dışında yapıldığı anlamına gelir. Sonuncu füze için ‘İran’dan ateşlenen, Türk hava sahasına giren’ deniyor ancak NATO Sözcüsü ‘Türk hava sahasına yönelen’ ifadesini kullandı. Balistik füzeler belirli bir yörüngede ilerlediği için radar izlerine dayanarak ateşlendikleri ve düşecekleri noktalar belirlenebilir. Buna göre de muhatap çağrılır ve ‘Siz inkar ediyorsunuz ancak bunlar sizin topraklarınızdan ateşlendi. İki komşu ülkeyiz ancak biz burada kalacağız’ denir. Ayrıca İsrail ve Amerikan istihbaratının İran’da ne kadar etkili olduğunu da biliyoruz. Mozaik savunma doktrini denen dağınık yapıya geçilen bir yerde birtakım unsurların ABD ve İsrail ile hareket etmesi gözardı edilebilecek bir ihtimal değil. Delilleri ortaya koyup ‘Hava sahası ihlali bizim için bir egemenlik sorunudur. Cevap vermek zorunda kalırız’ dersiniz. Ancak son açıklamada özellikle NATO unsuru ön plana çıkarılmış. Türkiye’de NATO’ya dönük artan tartışmalar da dikkate alındığında açıklamada Türkiye’nin NATO tarafına kaydığı havası var.”

‘NATO, daha Avrupa merkezli bir yapı haline gelebilir’

Delgen, NATO’nun geleceğiyle ilgili bir geçiş dönemi yaşandığını ifade etti. Trump’ın NATO ile ilgili sözlerine atıf yapan Delgen, örgütün mevcut yapısından sıyrılarak daha Avrupa merkezli bir hal alacağı görüşünde:
“NATO’nun geleceği konusundaki belirsizlik de yerini koruyor. Kongreden çıkan karara göre çoğunluk olmadan bir başkanın ABD’yi NATO’dan çıkarma ihtimali yok ancak sonuç olarak bir geçiş dönemi içerisindeyiz. Bu sonlandıktan sonra NATO da mevcut yapısıyla kalmayacak. Belki daha Avrupa merkezli bir yapı haline gelecek. Burada Avrupa Birliği ülkeleri daha ana karar alıcı pozisyona gelebilir. NATO’yu değerlendirirken ihtiyat payı bırakmak ve dengeli gitmekte fayda var. İran, balistik füzeleri tespit eden radarları Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar’daki üslerde vurdu. İncirlik’teki radarı da askeri açıdan hedef alması mantıklı görünebilir ancak bunun için bütün NATO’yu karşısına alması gerekecek ve buna değmesi noktası bir soru işareti. Çin ve Rusya’nın İran ile ilişkilerini biliyoruz. Onlar, ‘NATO’nun beşinci maddesi istenildiği gibi işleniyor mu? Bunu İran üzerinden yapılacak füzeyle test edelim’ demiş olabilirler mi? Onlar bunu dese bile İran bunu kabul eder mi bu da meçhul. Her şeyi hesaba katarak değerlendirme yapmak lazım. Açıklamalarda da kullanılacak tona dikkat etmek gerekiyor.”

‘Türk hava sahasını tehditlere karşı koruma imkanları yetersiz’

Türk hava sahasını balistik füze tehdidine karşı korunma konusunda yeterli imkan bulunmadığını belirten Delgen, Rusya’dan alınan S-400’lerin uçak ve seyir füzelerine karşı etkili olduğunu söyledi. Delgen’e göre Türkiye, tehditlere karşı NATO’nun imkanlarıyla yetinmek durumunda:
“Türkiye’de bir çelik kubbeden bahsedildi. Katmanlı bir hava savunma sistemi olduğu ve onun altında hisarlar ve siperler çalıştığı söylendi. Ancak şu an Türk hava sahasını balistik füze tehdidine karşı koruyabilecek imkanlar yetersiz. Bu imkan belki SİPER Blok-2, SİPER Blok-3 ile kazanılabilir ancak bu da 2030’lu yıllara doğru aktif olabilir. Türkiye’nin Rusya’dan aldığı S-400’ler de soruluyor. Bunları mevcut NATO ağına entegre etmeyince üzerindeki radarla kullanmak zorunda kalıyorsunuz. Bu radarın menzil kısıtlamaları var. Ayrıca aldığımız S-400’ler daha çok uçak ve seyir füzelerine karşı etkili, balistik füzelere karşı etkili değil. Dolayısıyla Türkiye, balistik füze tehdidine karşı NATO’nun kendisine sağladığı korumayla yetinmek durumunda."

‘Yapılan açıklamalarda merkeze ABD’den ziyade İsrail oturtuluyor’

Delgen; Kürecik Radar Üssü’nün, füze tehdidine karşı geliştirilen kalkanın unsurlarından biri olduğunu ifade ederek burada tespit edilen radar izleri üzerinden balistik füzelerle ilgili ‘karmaşıklığın’ giderilebileceğini söyledi. Delgen’e göre yetkililer tarafından yapılan açıklamalar da NATO ile entegre bir pozisyona işaret ediyor:
“2010’dan sonra alınan kararla beraber NATO’nun sorumluluk sahasını balistik füze tehdidine karşı korumak için geliştirilen füze kalkanının ana unsurlarından bir tanesi Kürecik. Bu da bizim topraklarımız içinde konuşlu. Yani Kürecik’in tespit ettiği radar izi doğrudan Ramstein Hava Üssü’ne gidiyor. Oradan da ilgili ülkelerin hava harekat merkezleriyle paylaşılıyor. Dolayısıyla radar izinin Türkiye’nin elinde olması gerektiğini düşünüyorum. Bu açıklanmak istenirse açıklanır. Hakan Fidan katıldığı bir toplantıda ‘Uzun süredir İran balistik füze atmıyor, bunu nasıl engellediniz?’ sorusuna ‘Açıklamak zorunda mıyım?’ cevabını vermişti. Keşke gazeteci açıklaması gerektiğini söyleseydi. Bu açıklamadan da birtakım bilgilerin kamuoyuyla paylaşılmasının istenmediği anlaşılıyor. Açıklamaların genel tonu ve Türkiye’nin pozisyonundan; Türkiye’nin, değişen bu güvenlik ortamında NATO ile daha entegre ve iç içe pozisyon belirlemek istediği anlaşılıyor. Türkiye’de siyasi iradenin yaptığı açıklamalarda ABD’den ziyade İsrail’in merkeze oturtulması da Türkiye’nin gözettiği hassasiyetleri gösteriyor.”

‘TF-2000 hava savunma harbi hayata geçirilseydi, savunma yapılabilirdi’

Türkiye’nin, kendi güvenlik stratejisini belirlemesi konusunda alınan bazı kararlar olduğunu ifade eden Delgen; Türkiye’nin, TF-2000’in realize edildiği bir senaryoda bölgesel hava savunması yapabileceği görüşünde:
“‘Stratejik otonomi’ tartışmaları çerçevesinde Türk savunma sanayisi için alınmış birtakım kararlar var. Türkiye’nin savunma bütçesi kısıtlı ve kaynakların nereye harcanacağı önemli. Deniz kuvvetlerinin TF-2000 hava savunma harbi projesi vardı. Bu proje yıllardır konuşuluyor ancak realize edilmedi. Realize edilseydi bugün biz Doğu Akdeniz ve Karadeniz’de bu fıkrateynlerle bölgesel hava savunmamızı yapıyor olabilirdik. Hem Ukrayna hem de İran savaşından dersler çıkarılması gerekiyor. Ayrıca Kıbrıs’ta da enteresan gelişmeler yaşanıyor. Fransızlar, İspanyollar ve Hollandalılar Kıbrıs’ın savunmasını sağlamak için Doğu Akdeniz’e kuvvet konuşlandırdılar. Yani İran savaşı ve savunma sadece orayla ilgili değil. Gelişmeler, tüm coğrafyayı etkileyecek pozisyonda. Devlet aklının işlemesi ve önemli kararların alınması gerekiyor.”

‘Tartışılması gereken husus Karadeniz’e yabancı bir kuvvetin konuşlanması’

Delgen, NATO'nun Adana'da çok uluslu karargah oluşturmasının NATO kuvvetinin de bulunacağı anlamı taşımadığını ifade etti. Delgen, Karadeniz’e yabancı bir kuvvetin konuşlanması gündeminin önemli olduğuna işaret etti:
“NATO’da kuvvet ve karargah yapısı farklı. Bir yere karargah kurulması kuvvetin de olacağı anlamına gelmez. Türkiye’ye NATO karargahı ilk kez konuşlanmıyor. Örneğin Üçüncü Kolordu Komutanlığı, NATO kolordusudur ve NATO karargahı vardır. Burada tartışılması gereken husus Karadeniz’e yabancı bir kuvvetin konuşlanıp konuşlanmayacağı. Montrö Boğazlar Sözleşmesi’ne göre Karadeniz’de yabancı gemiler tonaj sınırlamasına tabi. Yani gemiler 30 bin tonu geçemez ve maksimum 21 gün kalabilirler. Burada bir kuvvet konuşlandırılacaksa bu kısıtlamalar dikkate alınmalı. Bunlar dikkate alınınca da kimse oraya daimi kuvvet konuşlandırmaz.”

‘Türkiye’den gelen Adana’ya karargah talebi ‘terörizm’ ile bağlantılı’

‘Çok uluslu kolordu’ gündeminin Rusya-Ukrayna krizinden sonra gündeme geldiğini hatırlatan Delgen, Türkiye’deki NATO karargahlarının da bu krizle bağlantılı olduğu görüşünde. Delgen, karargahın Adana’da kurulacak olmasının ‘terörizmle’ bağlantılı olabileceğine işaret etti:
“6 Ocak’ta Fransa’da bir toplantı yapıldı. Mehmet Şimşek bakan olduktan sonra Türkiye politikalarını daha çok Batı paktıyla uyumlandırdı. Ukrayna Savunma Temas Grubu’nun faaliyetlerine başlangıçta mesafeli yaklaşırken Türkiye daha fazla içerde yer almaya başladı. Orada bir deklerasyon yayınlandı. Bu deklerasyona göre zımni olarak imzalanacak barış anlaşması ve Ukrayna’ya sağlanacak güvenlik garantilerinde Rusya’nın onayı söz konusuydu. Yani Rusya’nın onay vermediği güvenlik garantileri hayata geçemiyor. Dolayısıyla buradan hareketle konuşmak lazım. Buradan hareketle konuşunca da Karadeniz güvenliğinin bir deniz ayağı ortaya çıkıyor. Türkiye bölgesel sahiplik ilkesi üzerinden hareket ediyor. Yani Karadeniz’deki sorunlar Karadeniz’e kıyıdaş ülkeler tarafından çözülmeli ve dışardan müdahale olmamalı. Böyle olunca da Türkiye mevcut politikasının devamı olarak ‘Burada bir deniz gücü konuşlandırılacaksa bunu ben konuşlandırayım. Bu deniz gücü Rusya-Ukrayna savaşı sırasındaki mayınları temizlemek için kullanılsın’ diyor. Ukrayna deniz kuvvetlerinin yeniden yapılandırılması da söz konusu. Bunun devamı olarak karargah kurulması kararı verildi. Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasındaki belirsizlik, konunun öncesine yapılmayan atıf ve NATO terminolojisinin kullanılması gibi faktörler bunun bir NATO karargahı olduğu tartışmalarını gündeme getirdi. Kurulanın NATO karargahıyla alakası yok. Ancak Ukrayna Savunma Temas Grubu’na ‘NATO’dan bağımsız’ demek de olası değil. Türkiye-Rusya ilişkilerindeki makasın açılması, Ukrayna’nın mavi akım boru hatlarına, kompresörlere yönelik saldırıları, Lavrov’un uyarıları, İstanbul Boğazı’ndaki Türk kara sularının beş mil dışındaki gemiye saldırılması gündeme gelince burada tartışılması gereken husus Türkiye-Rusya ilişkileri oluyor. Geçtiğimiz yıl beş defa telefonla iki defa yüz yüze görüşen Putin ile Cumhurbaşkanı Erdoğan bu süreçte Venezuela krizi de dahil olmak üzere büyük krizlere yönelik görüşme yapmadı. Dolayısıyla Türkiye-Rusya ilişkilerinin geleceğine kafa yorulması gerektiğini düşünüyorum. Adana’da kurulan karargah talebi Türkiye’den geldi ve çalışmalar 2024-2025 yılında başlamıştı. ‘Çok uluslu kolordu’ Rusya-Ukrayna krizinden sonra çıktı. Baltık ve Doğu Avrupa ülkeleri ‘Ani bir Rus saldırısı olursa kendimizi savunacak durumda değiliz. Dolayısıyla desteğe ihtiyacımız var’ dediler. NATO’nun ani intikal edilebilir yapısı bu ihtiyacı karşılamadığı için ‘NATO bünyesinde çok uluslu kolordu yapısını kuralım ve bu ülkelere konuşlandıralım’ dediler. NATO’da planlar yapılırken tehditlere göre yapılıyor. NATO resmi olarak stratejik konseptine göre iki tehdit belirliyor. Bunların birincisi Rusya diğeri de terörizm. Bunu görünce muhtemelen Rus tehdidine karşı Türkiye’de de bir çok uluslu kolordu konuşlanacağını düşündüm. Marmara Bölgesi’nde bir kolordu olacağını düşünüyorum. Ancak Milli Savunma Bakanlığı’nın açıklamasında Adana’yı görünce ve çalışmaların önceden başladığını öğrenince bunun mutlaka terörizmle alakalı olacağını düşündüm. Peki neden Türkiye kendi topraklarında terörizmle mücadele için bir NATO karargahı oluşturmak istiyor? IŞİD ile mücadelede Türkiye, ABD’ye ‘Siz YPG ile iş tutuyorsunuz, biz iki tane tugay verelim. Bunlar IŞİD ile mücadele etsin ve siz YPG ile iş birliğini bırakın’ dedi. Yani Türkiye’nin daha önceki reflekslerini düşününce bu ihtimal bana daha kuvvetli geliyor. Ancak kamuoyunun İran savaşıyla bu kadar içli dışlı olduğu ve Rusya-Türkiye ilişkilerinin konuşulduğu bir ortamda bize bu çıkarımların yaptırılmaması gerekir. Bütün bunlar açıklanmalı.”
Haber akışı
0
Tartışmaya katılmak için
giriş yapın ya da kayıt olun
loader
Sohbetler
Заголовок открываемого материала