‘Karşımızda Batı sorunu var’

© Sputnik
Abone ol
Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol’a göre Batı sorunu, küresel anlamdaki krizleri daha da belirginleştiren bir tablo olarak karşımıza çıkıyor. Erol; bu krizin, Donald Trump’ın zirve yapan liderlik sorununun bir boyutu olduğu görüşünde.
Batı ittifakı içerisinde derinleşen çatlaklar, 62’nci Münih Güvenlik Konferansı’nda verilen mesajların ardından daha da açığa çıktı. Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in mevcut düzenin artık revize edilemeyeceğine dair itirafları, Avrupa’nın artık kendi jeopolitik eksenini inşa etmekten başka çaresi kalmadığını tescilledi. Avrupa’nın, Çin ve Hindistan gibi ülkelerle alternatif arayışı karşımıza bir ‘Batı sorunu’ olarak çıkarken bunun yeni bir karmaşa getireceği aşikar.
ABD’nin, Avrupa üzerindeki baskısını geniş bir yelpazede sistematik bir silaha dönüştürmesi, kıta genelinde ‘stratejik özerklik’ arayışını bir tercihten ziyade zorunluluğa dönüştürüyor. Bu yeni yol haritasında Avrupa, bir yandan Çin faktörünü ABD’ye karşı dengeleyici bir unsur olarak masada tutarken diğer yandan savunma ve güvenlik mimarisinde Türkiye gibi aktörlerle yeni iş birliği zeminleri aramaya başlıyor.
Avrupa’nın Münih Güvenlik Konferansı çerçevesinde yeni stratejik arayışını Ankara Kriz ve Siyaset Araştırmaları Merkezi (ANKASAM) Prof. Dr. Mehmet Seyfettin Erol ile konuştuk.
'ABD'nin Avrupa'ya karşı aşağılayıcı tavrı, Davos ve Münih'te kendisini gösterdi'
Erol, Batı'nın içine düştüğü sorunların küresel çaptaki krizleri yeniden gündeme getireceğini belirterek bu süreci 'keşmekeş' olarak nitelendiriyor. Avrupa ve ABD arasındaki ayrımın yeni olmadığını ifade eden Erol'a göre bu süreç Trump'ın liderlik sorununun bir başka boyutu:
“Karşımızda nur topu gibi bir Batı sorunu var. Bu, küresel anlamda mevcut istikrarsızlıkları ve krizleri daha belirsiz hale getiren bir durum. Karmaşa içinde yeni bir keşmekeş. Avrupa’nın içinde bulunduğu durum ve ABD’nin Avrupa’ya karşı aşağılayıcı tavrı bugün Münih, Davos ve son dönemde karşımıza çıkan ikili ile çok taraflı bütün ilişkilerde kendisini gösterdi. Buradaki tablo çok net. Münih Güvenlik Konferansı genel itibarıyla Avrupa’yı ve Avrupa’nın güvenliğini merkeze alan bir konferanslar serisi olarak karşımıza çıkıyordu. Bugün çok da farklı bir tablo görmedik. Marco Rubio’nun konuşması çok önemliydi. Bu anlamda Amerika cenahında çok değişen bir şey yoktu. ABD geçen yıl ne söylediyse bu yıl biraz daha az keskin şekilde kendisini gösterdi ve Avrupa kanadından beklentilerini istedi. Bugün ‘Batı sorunu’ dediğimiz hadise, Trump’ın ilk başkanlık döneminde zirve yapmış liderlik sorununun devam eden boyutu. Trump’ın ilk döneminden itibaren Almanya merkezli Avrupa Birliği; Trump’ın, Çin’i hedef alan politikalarında yöntem ve stratejiler bağlamındaki ayrılıklar ve bunun liberal dünyada açacağı sonuçlardan hareketle Almanya’nın Batı’ya doğru politikasında Avrupa Birliği’ni baz alarak tüm dünyaya deklare ettiği hususun bugün Trump tarafından çok daha acımasız bir şekilde cevap bulduğu bir süreç söz konusu. Eski Alman Dışişleri Bakanı Sigmar Gabriel, ABD’nin himayeci politikalar başta olmak üzere izlediği politikalarla Batı’nın ve kapitalizmin temsilcisi olamayacağını ve bunu Almanya’nın üstlenmesi gerektiğini dile getirmişti. Avrupa ve Rusya arasında o sırada bir Ukrayna sorunu yoktu ve Almanya, Rusya ile enerji diplomasi dahil olmak üzere ABD’nin Avrupa üzerindeki etkisini kırmaya dönük ilişki geliştirmişti. Rusya da buna olumlu cevap veriyordu. Rusya’nın da çıkarları bunu gerektiriyordu.”
‘ABD-AB ayrımı, seçimlere müdahale boyutuna kadar varabilir’
Almanya Başbakanı Friedrich Merz’in mevcut düzenin devam edemeyeceği yönündeki açıklamalarını hatırlatan Erol, bu bağlamda yeni bir yol haritası inşası sürecine girildiğini de söyledi. Erol’a göre ABD-AB ayrımı, ABD’nin Avrupa’nın iç siyasetine müdahaleye kadar gidebilir:
“Münih’te rövanş alma veya hesaplaşma bağlamındaki mevzunun kökenleri son bir iki yıldan çok daha fazla. Bu gerilim Rusya-Ukrayna savaşıyla birlikte kendisini gösteren ya da Trump’ın ikinci döneminde gündeme gelen bir mevzu değil. Merz, bazı şeyleri çok net bir şekilde kabullendiğini itiraf etti. Merz, ‘Artık mevcut düzen devam ettirilemez. Bunun revizyonu mümkün değil. Trump’ın tavırları mevcut kuralları alt üst etmiş vaziyette’ dedi. Bu açıklamalardan hareketle bugün Almanya merkezli Avrupa ve ABD arasında birkaç boyutta sorunun olduğu çok net bir şekilde ifade ediliyor. Bu bağlamda bir reel politiğin ve buna dönük yeni bir yol haritası inşası sürecinin gündeme geldiğini görüyoruz. Almanya, ‘Artık İkinci Dünya Savaşı sonrası Soğuk Savaş dönemi düzeni sona ermiştir. Yeni bir dünya düzeni arayışı söz konusu ve biz bunu kabullenmeliyiz’ diyor. Buna ABD ile ilişkiler de dahil. ABD-Avrupa arasındaki kopuş çok belirgin bir hal almış vaziyette. Hatta bu durum ABD’nin Avrupa iç siyasetine müdahaleye gidecek kadar ileri boyut almış vaziyette. Bu seçimlere müdahaleye kadar varabilir. Amerika ve Avrupa arasındaki ortak bir zemin ve duruşu teşkil eden kurumlar bence ikinci derecede.”
‘NATO, Avrupa’ya güvence vermiyor’
ABD’nin, Avrupa’ya Birinci Dünya Savaşı sürecinde uyguladığı tarzda bir baskı kurmaya çalıştığını belirten Erol, Washington’ın AB ülkelerine özellikle göç konusunda baskı yaptığını ifade etti. Erol, baskının boyutlarının savunmaya da ulaştığı, NATO’nun dahi artık Avrupa’ya güvence vermediği görüşünde:
“ABD Dışişleri Bakanı ortak tarih, değerler bağlamında düzeltmeye dönük hamleler yapsa da Almanya buna ‘hayır’ diyor. Bugün biz bu değerler noktasındaki ayrışmayı net bir şekilde görüyoruz. Avrupa ve Amerika arasında değerler bağlamındaki ayrışma hususu, Birinci Dünya Savaşı ve Wilson Prensipleri ile gündeme gelmişti. Self determinasyon ilkesiyle ABD, Avrupa’nın temel gücünü oluşturan sömürgeler bağlamında oradaki bağımsızlık hareketleriyle Avrupa’daki güçleri zayıflatmak ve Batı dünyasında bir güç olmak istiyordu. Ancak bunu ilk savaşta başaramamıştı. Günümüzde de benzer bir çıkış var. ABD şu an Avrupa’ya mülteci ve göç noktasında baskı yapıyor. Avrupa’daki mültecileri, oradaki halklarla karşı karşıya getirdiğinizde ne olur? Oradaki göçmenleri dışarı attığınızda Avrupa ekonomileri ne hale gelir? Burada da sistematik bir şekilde ABD, Avrupa’nın lehine olmayan sosyoekonomik ve siyasi sonuçlar doğurabilecek bir dayatma içinde. Savunma politikaları da gündemde. Bu bazen NATO ve Avrupa ordusu ile gündeme geliyor. 92 Zirvesi’nden itibaren her ne kadar ortak dış politika noktasında birtakım kararlar alındığını bilsek de Avrupa Birliği güvenliğini ABD ve NATO’ya dayandırıyordu. Şu anki aşamada NATO dahi artık Avrupa açısından bir güvence vermiyor. Bunu da Avrupalı liderler ve Trump arasındaki tartışmalarda görüyoruz. Avrupa, ‘Biz Avrupa NATO’sunu kurmalıyız’ diyor.”
‘ABD, Amerika’yı finanse edecek bir Avrupa istiyor’
Erol’a göre ABD, bu süreçte Çin’e dönük politikalarda kendi yüklerini hafifletecek bir Avrupa hedefliyor. Erol, Asya Pasifik’e karşı müdahalelerin de ABD ile Avrupa’yı karşı karşıya getireceğini söylüyor:
“ABD, Avrupa’yı teslim almak ve Avrupa ile kendi istediği şekilde yeni bir ilişki dizayn etmek suretiyle Çin karşısındaki pozisyonunu güçlendirmek istiyor. Çin ile olan yeni süreçte ABD’nin Rusya ile de farklı bir gündemi söz konusu. ABD, bu gündemde Avrupa’nın itirazlarını pasifize etmek ve Rusya ile Çin’e dönük politikalarında herhangi bir itiraz kabul etmeyeceği bir politika izliyor. ABD, sadece NATO bağlamında değil Çin’e dönük bütün politikalarında Amerika’nın yükünü hafifletecek ve Amerika’yı finanse edecek bir Avrupa istiyor. Bu AUKUS ile birlikte kendisini göstermişti. Bunun genişletilmiş versiyonlarıyla da Avrupa’nın eski sömürgeleriyle tekrar yumuşak güç üzerinden etkisini artırıyordu. Venezuela da bunun bir sonucuydu. İbre bir süre sonra Afrika’ya dönecek ve Asya Pasifik’e uzanacak. Burada bir Avrupa mirası var. Bu kaçınılmaz olarak ABD-Avrupa’yı karşı karşıya getirecek bir başka husus.”
‘Almanya, İngiltere’ye karşı AB ortaklığı arayışında’
Bu süreçte öne çıkan AB ülkesinin önemli bir güç haline geleceğini ifade eden Erol; Almanya’nın, İngiltere’nin konferansta yaptığı iş birliği çıkışının farkında olduğunu vurguluyor:
“Avrupa’nın kendi içerisinde ortak ordu oluşturma arayışı var. Burada bu rolü büyük ölçüde üstlenecek olan devlet Avrupa’nın gücü haline gelecek. Avrupa ordusunun bel kemiğini oluşturan devlet, Avrupa siyasetinin de en güçlü aktörü haline gelecek. O zaman karşımıza İngiltere de gelecek. İngiltere Münih Güvenlik Konferansı’nda ‘Brexit’i unutalım, yeni iş birlikleri oluşturalım ve merkeze de ortak güvenliği alalım’ dedi. İngiltere oldukça pragmatik bir politika izliyor. Amerika ve Avrupa arasındaki sorunlar İngiltere’nin hanesine artı ve diplomatik, siyasi ilişkilerinde elini kuvvetlendirecek bir husus. İngiltere’nin fırsatçılığı söz konusu. Bunu Transatlantik’te de Avrasya’da da kullanacak bir İngiltere söz konusu olacak. Almanya Başbakanı bunun farkında. O yüzden İngiltere’den ziyade Avrupa Birliği olarak yapabileceklerinin arayışında. Burada Almanya, Fransa ve İtalya önemli. Her biri geçmişe özlemleri de oldukça yüksek olan isimler. Meloni hala Roma İmparatorluğu’na atıf yapıyor. Şu an NATO’ya dokunmuyorlar. NATO ile bir taraftan ilişkileri devam ettirmek zorundalar. NATO’dan çıktıklarında ikame edebilecekleri bir örgüt yok. NATO her şeye rağmen bir güvenlik şemsiyesi.”
‘Çin, Avrupa için vazgeçilmez bir aktör’
Erol’a göre Çin, Avrupa’nın kendilerini önemli bir aktör olarak gördüklerinin farkında. Erol, Çin’in ABD karşısındaki her türlü oluşuma destek vereceği görüşünde:
“Her ne kadar Macron, Avrupa’nın stratejik özerkliği bağlamında Çin’i önemli görse de Hindistan ve Latin Amerika ile geliştirdiği ilişkiler bir şeye işaret ediyor. Avrupa ‘Çok kutuplu dünya inşa süreci var ve biz bunun içerisinde kendi varlığımızı, gücümüzü Avrupa olarak Çin ve Amerika’dan bağımsız şekilde gücümüzü tesis edebilme hedefi koymalıyız’ diyor. Avrupa, Çin ve ABD’den bağımsız kendi güvenliğini sağlayabilen, çok kutuplu dünya içerisinde çıkarlarını sürdürmek isteyen bir aktör konumunda. Burada bir hedef söz konusu. Ancak elindeki araçlar bu hedefe ulaşma noktasında kendisini farklı strateji arayışlarına itiyor. Bu anlamda da Çin vazgeçilmez bir aktör. Merz, Çin üzerinden Amerika’ya gözdağı verdi. ‘Üzerimize gelirsen Çin faktörünü değerlendirir ve ilişkileri derinleştirebiliriz’ dedi. Çin’i daha pragmatik hareket edebilecekleri bir fırsat olarak görüyorlar. Çin bütün bu sürecin farkında ancak Çin de çok kutuplu dünya hedefini ortaya koyuyor. Bu hedefte ABD’nin hegemonyasına meydan okuyabilecek her türlü oluşumu kaçırmak istemiyor. Çin oldukça pragmatik. Çin, 19’uncu yüzyıl itibarıyla Amerika dahil Avrupa ülkelerinin ‘açık kapılar’ politikası dayatıldığını da unutmuyor. Bu bağlamda Avrupa’ya daha doğrusu Amerika’ya ‘açık kapılar’ politikasını izleyelim diyor. Avrupa ve Çin’i Amerika bir araya getiriyor. Bu oldukça trajikomik.”
‘Türkiye açısından da jeopolitik eksen inşası söz konusu’
Erol’a göre Türkiye de Avrupa gibi kendi jeopolitik eksenini inşa etmeli. Erol, Avrupa’nın, Türkiye’ni önemli bir fırsat olarak değerlendirdiği görüşünde:
“Avrupa nasıl kendi jeopolitik eksenini inşa etmeye çalışıyorsa Türkiye açısından da bir jeopolitik eksen inşası söz konusu. Avrupa’nın kendisi de Türkiye’nin klasik güney ve doğu kanadındaki bir ileri karakol olarak görmekten çok daha farklı bir değerlendirme içinde. Türkiye her ne kadar NATO içinde olsa da kendi yakın coğrafyası ağırlıklı olmak üzere jeopolitik eksenini inşa etmeli ve buna güvenlik bazlı iş birliklerini dahil etmeli. Bu süreci Karabağ’da gördük. Katar boyutuyla, Libya ve Sudan boyutuyla da gördük. Bu tür arayışlar Avrupa’nın da dikkatinden kaçmıyor. Avrupa, yeni yol haritasında Türkiye’yi önemli bir fırsat alanı olarak görüyor. Türkiye ile güvenlik merkezli bir iş birliği süreci NATO var olmasına rağmen gündeme gelecek gibi duruyor.”

