EKSEN

‘Venezuela’daki şiddetini kılıfa uyduramayan ABD, Bolivarcılarla çalışmak zorunda kalacak’

Gazeteci Gökhun Göçmen’e göre ABD, sinyalini Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi’nde verdiği Venezuela müdahalesinde umduğunu bulamadı. ABD’nin küresel ölçekte güç kaybı yaşadığına dikkat çeken Göçmen, Trump’ın Bolivarcılarla iş birliği yapmak zorunda kalacağı görüşünde.
Sitede oku
Trump yönetiminin ‘Donroe Doktrini’ adını verdiği stratejiyle Latin Amerika’da başlattığı fiili müdahale süreci, ABD’nin küresel ölçekte yaşadığı ‘serbest düşüşün’ somut göstergelerinden birine dönüştü. Venezuela’da hukuk tanımaz bir operasyonla devlet başkanını kaçırtan Washington, rıza inşası ve meşruiyet kılıfını tamamen terk etti.
Diğer Latin Amerika ülkeleri başta olmak üzere Panama ve Grönland’a dönük tehditler savuran Trump, Karakas’ta karşılaştığı halk direnci karşısında operasyonunu diplomatik bir ‘zafere’ dönüştüremedi. ABD’nin bu hamlelerle mesaj verdiği Çin ise sürece temkinli yaklaşımını sürdürüyor.
Venezuela’ya dönük müdahalenin çıktılarını ve ABD’nin Çin ile Rusya’ya yönelik hesaplarını Gazeteci Gökhun Göçmen ile konuştuk.

‘Venezuela’daki şiddetini kılıfa uyduramayan ABD, güç kaybediyor’

Göçmen’e göre ABD’nin Venezuela’daki hamlesi bir ‘başarı’ olarak nitelendirilemez. Göçmen, Venezulea’daki şiddetine ‘kılıf’ bulamayan ABD’nin güç kaybettiğini düşünüyor:
“Trump’ın Venezuela müdahalesini anlamak için neden bu hamleye giriştiğine bakmak lazım. Bazı emekli diplomatlar, kıymeti kendinden menkul bazı gazeteciler bu operasyonu ‘Amerikan gücünün zirvesi’ olarak nitelendiriyor. Çok kutupluluk meselesine karşı da ‘Yanılgı mıydı?’ tespitlerinde bulunuyorlar. Amerikan ordusunun başarılı bir operasyon icra ettiğine şüphe yok. Bir ülkeye girmek, o ülkenin hava savunma sistemlerini devre dışı bırakmak zor bir iş. Venezuela’nın sadece Çin’den aldığı üç tane hava savunma sistemi var. Bunların bir kısmı da yerdeki S-300’lerle bağlantılı. Venezuela uzunca bir zaman bunları yenilememiş bile. Yüzde 50’si bakımsızlık nedeniyle devre dışı kalmış. Böylesine çıplak bir şiddetin kullanımı bir devlet açısından başarı mıdır, gücün zirvesini mi temsil eder? Aksine ABD bir serbest düşüş içerisinde ve irtifa kaybediyor. Biz bu irtifa kaybının sarsıntılarını hissediyoruz. Venezuela’da giriştikleri eylem bu. Bir devlet ile bir çetenin arasındaki farklar ya da ortak noktalar nedir? Devletler de çeteler de şiddet kullanır evet ancak devletin farkı şiddeti meşrulaştırmaya çalışmaktır. ABD’nin ilk bombasına, ilk kez kaçırmasına tanıklık etmiyoruz. Burada bir kırılma noktası var. ABD ‘çıplak şiddetini’ kılıfa uyduramadı. ABD’li diplomatlar yalandan da olsa Irak işgali zamanında uluslararası platformları ikna etmeye çalışıyordu. Birleşmiş Milletler’de sahte kimyasal kanıtların gösterilme şovunu hatırıyoruz. ABD en azından hukuksuzluğu hukukuna uydurmaya çalışırdı. Uluslararası toplumu ikna etmeye çalışırdı. Hegemon gücün en büyük özelliği rıza inşasıdır. Amerika bunu görece başardı. Hatta ABD birtakım ülkelere müdahale ederken bir ittifaklar silsilesi, dostlar meclisi yaratıp ‘pis işlerini’ müttefiklere yaptırırdı. ‘Bir yerlere demokrasi götürme’ iddiaları olurdu. Ancak şu an bırakın uluslararası toplumu kendisini kendi ülkesini ikna edemeyen bir Donald Trump var.”

‘ABD’nin kendini tekrar eden doktrinleri güç kaybının göstergesi’

Göçmen’e göre Trump’ın ‘Donroe’ olarak adlandırdığı ve ABD’nin kendini tekrar eden üçüncü halka doktrini, ABD’nin güç kaybına işaret ediyor. Göçmen; Venezuela’da başkan kaçıran ABD’nin Bolivarcılarla iş birliği yapmak zorunda kalacağı görüşünde:

“ABD’liler Venezuela ile ilgili önce, ‘Venezuela’da uyuşturucu kaçakçılığı yapılıyor’ dedi. Birleşmiş Milletler raporları dahi Venezuela’da üretilen uyuşturucunun çok azının ABD’ye gittiğini belirtiyor. Kendisi de buna inanmamış olacak ki bir süre sonra dilinin altındaki baklayı çıkarttı ve ‘Ben buradaki petrolü istiyorum’ dedi. Trump, ‘Benim şirketimi millileştirdiler, okkalı petrol devi şirketimin iştahı kabardı, petrolü alacağız’ dedi. Ancak kendisini de toplumu da ikna edemedi. Bunu da ‘başarı’ olarak lanse etmeye çalıştı. Ne Venezuela’da yaşananlar ne halkın ayaklanması ne de Rodriguez’in isabetli demeçlerine basında yer verilmiyor. Varsa yoksa Trump’ın yalanları. Hegemonya gücünü kaybetmiş bir liderlikten bahsediyoruz. Trump bir yandan ‘Petrolü Çin’e vereceğim’ diyor ertesi gün Marco Rubio, ‘Kendimize yetecek petrolümüz var ama Çin neden bundan faydalansın?’ diyor. Tamamen birbirinden kopuk açıklamalar. İrtifa kaybeden gücün sallantılarını görüyoruz. Bu kaba şiddetin bir de doktrini var. Trump, kendi isminin ilk hecesiyle eski ABD Başkanı Monroe’nin son hecesini birleştirip kendisine bir ‘Donroe Doktrini’ inşa etti. 1823’te yayınlanan Monroe Doktrini, ‘Batı yarım küre benimdir’ diyen, İspanyollar ve İngilizler gibi oranın eski sömürgecilerine ‘Özgürlüklerini kazanmış uluslara karşı eylemlerde bulunmayın, ben bulunacağım’ mesajını veren bir doktrindi. Arkasından Trump’a çok benzettiğim Roosevelt geldi ve söz konusu ülkelere müdahalede bulunabileceğini söyledi. ‘Ben yaptım oldu’ tavrını Roosevelt’ten de hatırlıyoruz. Roosevelt, Panama Kolombiya’dan kopartıldıktan sonra ‘İstedim, oldu’ demişti. Trump da bunu diyor, tesadüf değil. Trump, ABD’nin Ulusal Güvenlik Strateji Belgesi ile ilgili ‘Monroe’ye Trump eki getiriyorum’ demişti. Aynısını Roosevelt de yaptı. Monroe, Roosevelt ve Trump olarak üç halka görüyoruz. Bu ABD’nin güç kaybının işareti. ABD tam da bu nedenle dünyanın her yerinde olamayacağını kabul etti. Soğuk Savaş döneminde ‘Tarihin sonu’ deyip galibiyet ilan ettiler. Biz o tarihten sonra Latin Amerika’yı konuşmamaya başlamıştık. ABD hegemonyasını dünyanın her alanında coğrafyasında gösterebileceğini hissediyordu. ‘Her yerde ABD vardır’ diyordu ama şimdi çok kutuplu dünyayla birlikte gerileme söz konusu. Tekrar kendi evine çekilmeye başladı. ABD yapabilecek olsa Rusya ile Çin’i aynı cephede yenmek ister. Trump, ‘Ordumu her yere gönderirim’ diyor ama ABD askeri raporlarına baktığımızda Asya Pasifik’te Çin ile olası bir çatışma senaryosunu kaybedeceklerini kendilerinin de kabul ettiğini görüyoruz. Çin karşısında Tayvan ve çevresinde askeri kabiliyetlerinin sınırlı olduğunun onlar da farkında. Batı yarım kürede kendi egemenliğini tespit edecek, burayı bir sıçrama tahtası olarak kullanacak ve o noktadan itibaren zayıflattığı hasımlarının üzerine gidebilmeye çalışacak. ‘Batı yarımküre benim’ diyor ama ‘Doğu yarımküre Çin’in değil’ mesajını veriyor. Orada da Japonya ve Filipinler aracılığıyla yeni bir güvenlik mimarisi inşa etmek istiyor. ABD, devlet başkanını kaçırdığı Venezuela’da dahi zafer ilan edemedi. ABD günün sonunda Bolivarcılarla çalışmak zorunda kalacak. ABD’nin bu gövde gösterisinin neticesinde elde ettiği şeyler çok kısıtlı.”

‘Trump Grönland’ı denizlerdeki hegemonyasını sürdürmek için istiyor’

ABD’nin Grönland baskısının arkasında deniz ticareti hakimiyeti ve Çin olduğunu belirten Göçmen, Danimarka’nın NATO ülkesi olmasına dikkat çekerek NATO’nun Türkiye’yi koruduğu iddialarının da ‘çöktüğünü’ düşünüyor:

“Donald Trump, Çin ve Rusya’ya verilen mesajı saklamıyor. Grönland’ı şeytanlaştırmak için ‘Rus ve Çin gemileri orada’ dedi. Gemiler orada ticaret yapıyorlar ve bu rotada ilk kez ABD’nin kontrolü yok. Dünyadaki ticaret rotalarına ABD bir şekilde hakim. Malakka’da, Babülmendep’te üstlerini kurdu. Ancak şu an Çin’de ABD’nin gücü yok ve kıta sahanlığı da fazla değil. Alaska üzerinden hak iddia ediyor. Buzulların da erimesiyle birlikte ticaretin süresi azaldı. ABD’nin hegemonyasının olmadığı bir rota bu ve ABD Grönland’ı bu yüzden istiyor. NATO üyesi Danimarka’ya ‘Bana toprağını ver’ diyor. Bu Türkiye’deki ‘Bizi ABD’den NATO koruyor’ diyen kesimlere de mesaj. NATO Danimarka’yı koruyabiliyor mu? Danimarka karşısında sessizliğe bürünen NATO, Türkiye’ye hasmane bir eylem olursa alkış tutar. Bir tezin daha çöktüğüne tanıklık ediyoruz.

Çin’in Latin Amerika temsilcisi Maduro kaçırılmadan önce Venezuela’daydı. Çin, ABD’nin ‘Ben yaptım oldu’ diyerek hak iddia ettiği arka bahçesi olarak tanımladığı coğrafyada yepyeni bir model inşa etmeye çalışıyor. Monroe Doktrini de ilk ilan edildiğinde bölge halkları açısından olumlu bulunmuştu. Ancak ABD emperyalist bir güce dönüştü. Çin’in bölgeye girmesiyle birçok ülkenin oraya dikkat kesildiğini gördük. Venezuela en büyük ticaret ortağı. Bu hamlenin Çin’in petrol arzını kısmak için yapıldığını söyleyenler var. Çin, toplam petrolünün sadece yüzde dördünü Venezuela üzerinden alıyor. Çin’e enerji darbesi vurmak için tezgahlanacak bir olay değil ancak elbette etkilidir. Yuan üzerinden ticaret yapılıyordu Trump dolar isteyecek örneğin. Şu an yapmak istedikleri şey Rusya’dan arzı artırmak.”

‘Çin, çatışmaları körükleyecek hamleler yapmak istemiyor’

Çin’in Venezuela’daki gelişmelere müdahil olmaması eleştirilerine de değinen Göçmen, Çin’in çatışmaları harlayacak hamlelerden kaçındığına işaret ediyor. Göçmen, Çin’in Venezuela’daki gelişmelere müdahil olmaması eleştirilerine de değinerek Çin’in çatışmaları harlayacak hamlelerden kaçındığına işaret etti:
“Denizin olduğu her yerde ABD gerileyen bir güç ama denizlerdeki hakimiyeti, ticaret rotalarındaki egemenliği hala baskın. Çin Malakka Boğazı’na alternatif hat inşa etmek için Kuşak ve Yol’u ortaya çıkardı. Çin’in petrolü sokmak istediği Uygur Özerk ve Pakistan’da terör eylemlerinin ardı arkası kesilmiyor. Tesadüf olmasa gerek. Buradan büyük oranda bir petrol alamıyor, karadan almaya çalışıyor. Arktik Bölgesi’nde de ABD’yi elemeye çalışıyor. ABD’nin vermek istediği mesaj ‘Sen batı yarım kürede benim dışımda doğrudan bu ülkelerle ticaret yapmayacaksın, doları sarsmayacaksın’ idi. Bu korku imparatorluğu faydalı olmadı. ‘Çin neden bir şey yapmıyor, uçak gemilerini neden göndermiyor?’ soruları soruluyor. Bunların büyük çoğunluğunun iyi niyetli olduğunu, ABD’yi frenleyebilecek bir güç aradıkları için sorduklarını biliyorum. Ancak Çin buradaki ülkelerle ilişki kurarken böyle bir taahütte bulundu mu? Venezuela’ya ‘Sana bir saldırı olursa uçak gemisi göndereceğim’ dedi mi? Rusya’ya bunu dedi mi? Çin bugün istese ABD’nin bu yanlış nüfus politikası örneğini bir anda tatbik edebilir. Tayvan meselesi de çok soruluyor. Bu durum Tayvan’a örnek oluşturmaz. Venezuela bağımsız egemen bir devlet Tayvan bağımsız bir devlet dahi değil. Tarihsel ve hukuki anlamda Çin’in parçası olduğu vurgulanıyor. Çin elde ettiği refahı nüfus politikalarına, çatışmalara değil de küreselleşmeye borçlu. Çin, 1978’den sonra dışa açılarak ve Dünya Ticaret Örgütü’ne üye olarak fayda sağladı. Bu çatışma ortamının, yarım kürelerin bölünmesinden kar elde edilemeyeceğini biliyor. Çin çatışmaları körükleyecek hamle yapmak istemeyecek. Teorik olarak ülkelerle ilişki kurarken buna dikkat ediyor. Çaıtşmaların büyümesinin ona fayda sağlamayacağını da biliyor. Gönül ister ki Rusya, Brezilya, Hindistan da bunun içerisinde yer alsın ve güvenlik mimarisi oluşturabilsin. Bugün dünya çok kutuplu ama çok kutuplu dünyanın kurumsallaşması için zamanımız var. Çok kutuplu dünya denilince ABD’nin gücü bitti gibi anlaşılıyor. ABD çok kutuplu dünyanın ana sütunlarından bir tanesi. Bütün bu eleştirileri yapanlar Sovyetler Birliği’ni gördüler, o dönemleri biliyorlar. Eskiden denge daha çift kutupluydu. Sovyetler Birliği’nin caydırıcılığı vardı, askeri anlamda müdahale yapıyordu ancak bugün bambaşka bir model var. Çin’den bir Sovyet tavrı beklemek mantıklı değil. Hem Çin bunu tercih etmiyor hem de dünya öyle bir yerde değil.”
Yorum yaz