EKSEN

'Libya tezkeresi BM anlaşması hilafına Türkiye'nin çekilmeyeceği şüphelerini artırdı'

Aydın Sezer'e göre, BM'nin Libya anlaşması yabancı askerlerin çekilmesini içerirken, TSK'nın görev süresini uzatmak Türkiye'nin çekilmeyeceği şüphelerini artırdı. Mısır örneğiyle Ankara'nın iki tarafla da temasının gerektiğini belirten Sezer, ateşkes bozulursa Libya'nın bölüneceği ve Türkiye'nin milli çıkarlarının büyük zarar göreceğini vurguladı.
Sitede oku

2020'de Türk dış politikası açısından en öne çıkan başlık Libya ve Doğu Akdeniz oldu. 2011'de NATO müdahalesiyle önünü açtığı Libya'daki bölünmüşlük halinde Türk hükümetinin 2019 sonunda ülkenin batısındaki başkent Trablus'taki Ulusal Mutabakat Hükümeti'yle (UMH) deniz alanlarını sınırlandırma ve savunma anlaşmaları hayata geçirildi. Erdoğan yönetimi bu sayede ülkenin doğusundaki seçilmiş son parlamento olan Tobruk meclisinin yetkilendirdiği Halife Hafter'in başkentte sıkıştırmış olduğu UMH hükümetini kurtardı. Ancak TSK'nın müdahalesi Sirte-Cufra ile petrol hilalinin alınmasını sağlamazken, 2020 başındaki Berlin Konferansı'yla açılan diplomasi cephesi ekim sonuna gelindiğinde Libya'yı yeniden birleştirecek bir yol haritasıyla sonuçlandı.

Bu süreçte, Türkiye'nin Libya'ya yönelik askeri müdahalesi Doğu Akdeniz'deki enerji çıkarları gerekçesiyle Türk kamuoyuna sunuldu. Ancak Doğu Akdeniz başlığı bu kez de Libya'da çıkarları bulunan çoklu aktörler ve bilhassa AB'nin Ankara'ya cephe almasına yol açtı.

BM sponsorluğunda Libya'da çatışan tarafların ekimde kabul ettikleri uzlaşma anlaşması ülkedeki tüm yabancı askerlerin geri çekilmesini içerirken, Ankara'nın muhalefetin itirazlarına rağmen Libya'daki TSK misyonunun süresini 18 ay uzatması işleri karıştırıyor.

2020'den 2021'e devreden Libya ve Doğu Akdeniz başlıklarını Medya Günlüğü yazarı Aydın Sezer ile konuştuk.

‘Türkiye'nin desteklediği UMH içindeki görüş ayrılıkları 23 Ekim’den Ankara'yı adeta masa dışındaymış gibi gösterdi'

Aydın Sezer, Türkiye'nin askeri müdahalesinin UMH'yı yenilgiden kurtarmaktaki başarısını teslim ederken, 23 Ekim'de tarafları uzlaştıran anlaşmanın Türkiye'nin de bizzat katıldığı ve desteklediği bir süreçte çıktığını anımsattı. Ancak Sezer, Türkiye'nin desteklediği UMH içindeki görüş ayrılıklarının bu süreçte Ankara'yı 23 Ekim'den itibaren adeta masa dışındaymış gibi gösterdiğine dikkat çekti:

Çavuşoğlu: Libya krizi NATO için önemli sınavdır

“Türkiye’nin savaşa açık bir şekilde müdahil olmasıyla birlikte Birleşmiş Milletler’in tanıdığını belirttiği UMH’nin en büyük yardımcısı Türkiye oldu. Türkiye’nin sağladığı destekle UMH, bir yenilgiden bir anlamda kurtuldu. Bunu Türkiye’nin askeri desteğinin bunu sağladığını söyleyebiliriz. Ancak Türkiye’nin sahada var olmasıyla birlikte ortaya çıkan şartlar çerçevesinde Türkiye’nin de taraf olduğu uluslararası çabalar neticesinde ki bunların en önemlisi Berlin konferansı kararlarıdır, burada çizilen yol haritasıyla Libya’da 23 Ekim’de belli bir noktaya gelindi. Bu siyasi gelişmeler Türkiye’nin dışında ya da Türkiye’ye rağmen ortaya çıkan gelişmeler değil. Bu konuda Türkiye’nin en çok sorun yaşadığı ülke olan Rusya ile 22 Temmuz’da Libya’da bundan sonra çözümün ancak barışçıl yoldan olacağını, silahlı çözüm olamayacağına dair İstanbul deklarasyonunu imzaladık. Türkiye bu politik sürecin içerisinde yer alan bir konumdaydı. Dolayısıyla askeri müdahale ya da zaferin bir anlamda diplomasi masasında perçinleşmesi sürecinde de Türkiye’nin olduğunu söyleyebiliriz. Ancak 23 Ekim’de Cenevre’de imzalanan anlaşmayla birlikte Libya’da savaşan taraflar arasındaki süreç yeni bir boyut kazandı. Özellikle siyasi diyalog komitesi, iktisadi ve askeri komiteler çalışmaya başladı. Bugüne kadar pandemi ortamında olunmasına rağmen sorunsuz olarak süreç devam etti. Fakat Türkiye’nin içinde bulunduğu bu siyasi süreçte görüşme masasında Türkiye’nin yeteri kadar temsil edilip edilmediğiyle ilgili bir soru işareti belirdi kafamızda. Bunun temel sebebi de Türkiye’nin desteklemiş olduğu UMH içerisindeki görüş ayrılıkları, ortaya çıkan ikilik, bir anlamda Türkiye’nin desteklediği taraflarla, Türkiye’ye karşı olmasa bile yaklaşımından bir anlamda rahatsız olan tarafların arasında ortaya çıkan sorun Türkiye’yi 23 Ekim’den itibaren bu süreç içinde adeta masa dışındaymış gibi gösterdi."

'Türkiye'nin tezkeresi Libya'dan çekilmeyeceği şüphelerini arttırdı'

Diğer yandan Sezer, 23 Ekim anlaşmasının en önemli maddelerinden birisinin tüm savaşan yabancı unsurların, danışmanlık hizmeti verenler dahil ülkeden çekilmesi olduğunun altını çizdi. Sezer, Türkiye'deki muhalefete rağmen Erdoğan yönetiminin TSK varlığını Libya tezkeresiyle uzatmasının Türkiye'nin çekilmeyeceği şüpheleri yarattığını dile getirdi. Sezer Hafter'in Ankara'ya sert tepki verdiğini anımsattı:

"Bununla birlikte bu anlaşmanın en önemli maddelerinden bir tanesi de ülkede bulunan tüm savaşan yabancı unsurların üç ay içerisinde Libya’yı terk etmeleri gerekiyordu. Libya ile daha önce herhangi bir şekilde askeri yardım anlaşması yapmış olan ülkeler bu çerçevede danışmanlık hizmeti sürdürüyorsa bunların da Libya’yı üç ay içerisinde terk etmesi gerekiyordu. 23 Ocak 2021 tarihi bu açıdan bir dönüm noktası. Türkiye’nin geçtiğimiz hafta Libya tezkeresini muhalefete rağmen 18 ay gibi bir süreyle tekrar uzatması Türkiye’nin çekilip çekilmeyeceği konusundaki şüpheleri arttırdı. Buna ilk tepkiyi de savaşın diğer tarafı yani Temsilciler Meclisi’nin atadığı Hafter, çok açık ve sert bir şekilde tepki koydu. Türkiye’ye adeta meydan okudu. Akar da cumartesi günü Libya’ya giderek o da bir gövde gösterisinde bulundu. Dönüşte Hafter ile ilgili verdiği çok sert mesajlarda da bizim Libya’da kalıcı olduğumuz noktasında sonuç üretecek ya da doğrulayacak beyanatlarda bulundu.”

‘Türkiye’nin diğer ülkeler gibi savaşan diğer tarafla da temas kurması gerek’

Sezer, Türkiye’nin Libya’da artık taraf olmayı bırakıp iki tarafla da eşzamanlı diyalogunu geliştirmesi gerektiği görüşünde. Ankara'nın Cenevre'deki uzlaşma anlaşmasına 'tamam' demiş bir ülke olarak, ortada BM Güvenlik Konseyi'nin kararı da bulunuyorken 'çekilmem' tavrı takınmasının sıkıntılarına atıfta bulunan Sezer, Ankara’nın Libya'da yeni bir yapı oluşturulurken, taraf tutarak orta-uzun vadede Türkiye'nin milli çıkarları riske attığını söyledi:

Libya'ya giden Akar'dan Hafter ve destekçilerine: Herkes aklını başına toplasın

“Çavuşoğlu, ‘Kimse bize Türkiye Libya’dan çekilsin diyemez’ diyor. ‘Biz meşru hükümetle bir anlaşma yaptık, bir devamlılık söz konusudur’ diyor. Ekim anlaşmasını da yapan da UMH’nin bir unsuru. Türkiye ile anlaşmayı yapan hükümetin son tercihi. Dolayısıyla bu da BM temsilcilerinin, Rusya, Almanya, Fransa, Mısır, BAE’nin de rıza gösterdiği bir süreç. Çavuşoğlu’nun belirttiği husus, sanki Libya’da iki farklı yapının iki farklı anlaşma imzaladığı şeklinde yorumlanabilir. Hiç diplomatik bir lisan kullanmadan son derece yanlış düşünüyor. Kaldı ki Türkiye, Cenevre anlaşmasına zaten 'tamam' dedi. Başından beri siyasi sürecin içerisinde Berlin Konferansı’ndan beri. Kaldı ki Berlin Konferansı kararlarını tasdik eden 2510 sayılı bir BM Güvenlik Konseyi kararı var. Türkiye’nin bu açıklaması dolayısıyla şahsi görüşüme göre takınmış olduğu pozisyonla ilgili duruma ters düşüyor. Hukuki bir metin olduğunu düşünecek olursak Cenevre anlaşmasının, bu ters düşüyor. Bunun ters düşüp düşmemesi de önemli değil. Türkiye madem Serrac ve UMH’ye destek vererek bu yapının ayakta kalmasını sağladı, ‘bir askeri başarıya’ imza attı, ama artık bir barış zamanı olduğuna göre Türkiye’nin diğer ülkeler gibi savaşan diğer tarafla da temas kurması gerekiyor, mesela Mısır gibi."

'Türkiye Mısır gibi yapıp diğer tarafla temas kurmalı'

Sezer, Mısır'ın da Hafter/Akile Salah'ı desteklediğini ancak bu süreçte UMH ile temas kurduğunu anımsatıp, son olarak Trablus ile Kahire arasında doğrudan uçak seferlerinin bile kararlaştırıldığına vurgu yaptı. Sezer, Türkiey Cumhuriyeti'nin 'Dışişleri Bakanı' mevkiinde oturan en yüksek diplomatinin bu tür açıklamalar yerine Türkiye'nin masada daha fazla yer alacağının arayışıyla karşı tarafla temas kurması gerektiğinin altını çizdi. Sezer, bundan sonra Libya'da ateşkes bozulursa, ülkenin bölünme tehlikesi yaşayacağını ve Türkiye'nin milli çıkarlarına en büyük zararı da bu durumun vereceğini anımsattı:

"Mısır da Hafter ve Akile Salah destekçisiydi. Ancak bu süreçle birlikte UMH ile temas kurdu. Hatta bu anlaşmayı Cenevre’de imzalayan 5+5 askeri komisyonun ilk toplantısı da Mısır’da yapıldı. Mısır ilk günden itibaren pozisyonunu değiştirerek her iki tarafla diyalog kuran bir tavır sergiliyor. Bu nedenle geçtiğimiz günlerde Mısır heyetinin yapmış olduğu ziyaret sonucunda da Mısır hem birçok kaygısını dile getirirken, diğer taraftan pratik olarak Trablus ile Kahire arasında doğrudan uçak seferlerinin başlamasını da kararlaştırdılar. 2014’ten beri ilk kez bir Mısır heyeti UMH ya da Trablus’u ziyaret ediyor. Türkiye’nin özellikle Dışişleri Bakanı gibi en yüksek seviyedeki bir diplomatının bu tür açıklamalar yerine Salah ile temas ya da Libya’nın geleceğinde Türkiye nasıl daha fazla masada yer alır bunun arayışında olması gerekiyor. Savaş koşulları geride kaldı, yaklaşık 2 ay önce sona erdi. Bundan sonraki süreçte eğer Libya’da ateşkes bozulur, tekrar bir savaş çıkarsa, şahsen Libya’nın bölüneceğini düşünenlerdenim. Buna en başta Türkiye’nin milli çıkarları açısından son derece riskli sonuçlar doğuracak. Hiçbir kazanım Türkiye açısından elde edilemedi. Gerek Libya gerek Doğu Akdeniz’de. Libya’da Türkiye zaten Arap ülkeleri içerisinde en köklü ilişkilere sahip olduğumuz ülkeydi. Son derece ciddi iktisadi, siyasi ilişkilerimiz vardı o bütüncül yapıyla. Şimdi biz savaşan taraflar arasında birini destekleyerek Libya’da orta ve uzun vadede Türkiye’nin milli çıkarlarını bir defa riske attık.”

‘Türkiye’nin deniz sınırı anlaşmasıyla kendi ayağına kurşun sıktığı bugün artık ortada’

Libya ile yapılan deniz yetki alanlarını belirleyen anlaşmayla 'Türkiye’nin kendi ayağına sıktığı' görüşünü vurgulayan Aydın Sezer, iç politika hesaplarıyla yapılan hamlelerin Türkiye'nin 50 yıldır savunduğu milli tezlerinin çöpe atılmasına yol açtığına dikkat çekti. Ancak gelinen noktada Oruç Reis'in Antalya Körfezi'ne sıkışıp kaldığını belirten Sezer, dolayısıyla Ankara’nın iç politika hedefleriyle yaptığı hamlelerden de 180 derece dönüş yapmak zorunda kaldığının altını çizdi:

'Libya'daki durum savaştan çok barışa doğru evriliyor'

“Doğu Akdeniz’de Libya deniz alanları anlaşması zaten Libya müdahalesinin bir gerekçesi, kamuoyuna iç politikada anlatılmasının bir unsuru olarak ortaya çıktı. Orada da Türkiye kendi milli tezlerinden 180 derece dönüş yaparak konuyu uluslararası hukuk temelinde çözme arzusunda olduğunu belirtti, Ege’dekinin aksine. Çünkü Türkiye, deniz alanları konusunu Yunanistan’la siyasi platformda çözmek isteyen bir ülke 50 yıldan beri. Sonuçta biz bir anlaşma yaptık, daha sonra Mısır ile Yunanistan bir anlaşma yaptı. Libya ile anlaşma yapmış olduğumuz saha şu anda Yunanistan-Mısır anlaşması sınırları içerisinde kaldı. Daha doğrusu Rodos’tan aşağı dik olarak inen 28. derece boylamının batısına biz artık hak iddia edemez hale geldik. Bir tek NAVTEX ilan edemedik son 3 ayda bu bölgeye yönelik olarak. Bu kadar kesin ifadeyle Türkiye bu anlaşmayı elbette tanımadığını belirtiyor. Ancak bu ihtilafın çözümü için bundan sonra yapılacak olan tek şey, çünkü ortada iki tane uluslararası anlaşma var, Adalet Divanı’na gidilmesi ya da savaşılması. Adalet Divanı da Türkiye açısından uygun bir ortam değil. Kaldı ki bizim son 3 ayda 28 derece boylamının doğusunda ilan ettiğimiz NAVTEX’lerle de özellikle de AB ile yaşanan gerilimler neticesinde biz Oruç Reis’i götürdük, bugün Antalya Körfezi’ne resmen hapsettik. Hani o meşhur Seville Üniversitesi haritasıyla hapsedilmek istenen bir Türkiye perspektifi çiziliyordu, aynen o gerçekleşti. Ama Seville Üniversitesi haritası tam tersine Yunanistan’ın değil Türkiye’nin çıkarlarına destek veren bir haritaydı. Dolayısıyla burada da bir geri çekilme söz konusu oldu. Hatta o kadar söz konusu ki bu 1.5, 2 km açığımızdaki Meis Adası ile ilgili konuyu savunmak bizim Doğu Akdeniz’deki en temel perspektifimiz haline geldi. Türkiye, deniz alanları anlaşmasıyla da Libya’da kendi ayağına kurşun sıktı. Bugün artık açık bir şekilde ortada. Mavi Vatan kuramının kurucuları ya da savunucuları dahil bugün geri adım atıldığı konusunda hemfikirler."

'Seville haritası Yunan tezlerinin maksimalist ve tek taraflı olduğunu sergileyecek kullanılışlıktaydı'

Seville Haritası'nın bir profesörün AB balıkçılık alanlarıyla ilgili hazırladığı ve Yunanistan'ın maksimalist ve tek taraflı tezlerinin farazi olduğunu açıkça ortaya koyduğunu belirten Sezer, aslında bu haritanın aslında diplomaside kullanılabilecekken Türkiye'ye 'komplo kurulmuş gibi' sunulduğunu anımsattı.

"Seville Üniversitesi haritası bir profesörün AB’nin balıkçılık alanlarıyla ilgili hazırlamış olduğu bir harita. Bu haritada AB ülkelerinin hak iddia ettiği sahaların sınırları var. Burada da doğal olarak Yunanistan’ın maksimalist tezleriyle Türkiye’yi adeta Antalya Körfezi’ne kapatan bir görünüm vardı. Fakat haritayı hazırlayan kişi Yunanistan tezlerinin farazi ve tek taraflı açıklama olduğunu belirtiyordu. Dolayısıyla Yunanistan’ın bu tezlerinin tek taraflı olduğunu vurgulayan bir haritaydı. Uzun yıllar Türkiye lehindeki bir harita olarak kullandım. Ama daha sonra birdenbire Libya olayı patlak verdiğinde Türkiye’nin çıkarları aleyhine bir Seville masası kurulduğuna, bunun Sevr ile çağrışım yaptırılarak izah edildiğine şahit oldum. Son derece anlamsız bir girişimdi. Seville Üniversitesi haritası zaten böyle bir harita değildi, bu da net bir şekilde ortaya çıkmış oldu.”

Yorum yaz