SEYİR HALİ

Prof. Dr. Fincancı: Türkiye’de aşı için en iyi ihtimalle 2021 sonu diyebiliriz

Türkiye’de aşının en iyi ihtimalle 2021 sonunda tamamlanacağını öngören Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, Kovid-19 ile mücadele sürecini RS FM’de değerlendirdi.
Sitede oku

Erciyes Üniversitesi Kovid-19’a karşı geliştirilen ‘ERUCOV-VAC’ aşı adayının geliştirilmesinde ilk faza geçildiğini duyurdu. Türk Tabipler Birliği (TTB) Merkez Konseyi Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, salgın sürecinin yönetilişini, TTB’ye yönelik eleştirileri ve Türkiye’nin üzerinde çalıştığı Kovid-19 aşısının geliştirilmesini RS FM’de Ali Çağatay’la Seyir Hali programında değerlendirdi.

‘Salgında, zenginler kulübü diye tanımlayabileceğimiz ülkeler aşıları almış ve ayırtmış durumdalar’

Dünyada, aşıların dördüncü faza 2021 başında geçeceğini aktaran Fincancı “Aşı konusunda çalışma yapanlar, bu çalışmaların görece tamamlanması ve dördüncü fazla birlikte toplumda aşıların uygulanıp etkisinin gözlenmesi sürecine dair 2021 başını öngörüyor. Türkiye açısından bu aşının toplumda kullanılmaya başlaması süreci de dahil olmak üzere sınırlılıklarımız var. Salgında zenginler kulübü diye tanımlayabileceğimiz ülkeler daha şimdiden aşıları almış ve ayırtmış durumdalar. Türkiye’nin öyle bir olanağı da olmayacak” dedi.

‘Türkiye ilaç şirketlerine 2 milyar 300 milyon dolardan fazla olan borcunu ödeyemedi’

Fincancı, Türkiye’deki aşı çalışmalarının birinci faza geçmesini “Haberlerde ‘Türkiye aşı çalışmalarının birinci fazına başladı’ diye görmüşsünüzdür. Normalde bu fazların her biri 1-1.5 yıl sürüyor. Şimdi hızlandırılmış çalışma yapılıyor. Hızlandırılmış çalışmanın kendi içinde riskleri var. Hızlandırılmış her çalışma, bazı uzun etkili süreçleri göremememize sebep olacak. Salgının yol açtığı yan etkiler ve sağlık sorunları çok ciddi, o yüzden hızlandırıyorlar ve daha etkin çalışmalar yapma çabasındalar. Türkiye için 2021 bu aşıları alabilme imkanımız olmadığı için maalesef çok yakın bir gelecek gibi durmuyor. Grip aşısını bile yeterli miktarda alamadık. Türkiye ilaç şirketlerine 2 milyar 300 milyon dolardan fazla olan borcunu ödeyemedi. Bu koşullarda o ilaçlara ulaşma durumumuz oldukça düşüktür” diye değerlendirdi.

‘Türkiye’de aşı için en iyi ihtimalle 2021 sonu diyebiliriz’

Türkiye’de aşının kullanıma hazır olacağı zaman hakkında “En iyi ihtimalle, bu konuda çalışmaları kısmen biliyoruz ve çok açık paylaşılmıyor tabii, 2021 sonu diyebiliriz. Çok merkezli çalışmalar var belki 2021 yazı sonuçlanabilir. Türkiye 1998 yılına kadar aşılarını üreten bir ülkeydi. Yapılan çalışmaların sürmesi 2011 yılına kadardır. Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü 2011 yılında kapatılmıştı. Bugün Türkiye’nin yaşadığı sıkıntıların en önemli nedenleri bizim kamusal alandaki önemli adımlarımızın kesilmiş ya da geriye gitmiş olmasıdır” tahmininde bulundu.

‘TTB olarak halk sağlığını korumamız hükümetlerin sıkıntı duyduğu bir konudur çünkü hakikati ortaya koymaktadır’

Fincancı, Türkiye Tabipler Birliği’nin görevini “Türk Tabipleri Birliği (TTB) anayasa ile kurulmuş, 6023 sayılı yasa ile görevleri tanımlanmış bir örgüt ve bu görevlerin arasında meslektaş dayanışması ve mesleği geliştirmeyi sağlamanın yanı sıra halk sağlığını koruma görevi de verilmiş. AKP iktidarı döneminde halk sağlığını koruması görevinin kaldırıldığı bir yasal düzenleme girişiminde bulunulmuş, Anayasa Mahkemesi’ne açılan dava sonucunda da bu düzenleme kaldırılmıştır. TTB olarak halk sağlığını korumamız hükümetlerin sıkıntı duyduğu bir konudur çünkü hakikati ortaya koymaktadır. Halk sağlığına zarar verici bir takım eylemler ve kararlar gün yüzüne çıkmakta dolayısıyla siyasetçilerin bu konuda attığı yanlış adımlar görünür kılınmaktadır” şeklinde tanımladı.

‘Biz hakikati dile getirdiğimiz takdirde saldırılar kaçınılmaz biçimde devam edecektir’

Fincancı, Türk Tabipler Birliği’nin tarihi boyunca iktidarlarla olan etkileşimini şunları söyleyerek aktardı:

“Biliyoruz ki, TTB kurulduğu andan itibaren hep hükümetler tarafından yaptığı işler ve halk sağlığını korumaya dönük attıkları adımlar nedeniyle saldırılara açık olmuştur. Nusret Fişek hocamız idam cezasına karşı çıktığı için yargılanmıştır ama bugün geldiğimiz noktada idam cezası Türkiye’de kaldırılmıştır. Dolayısıyla insanı, yaşamı, sağlığı önceleyen bir örgüt olarak TTB kaçınılmaz bir biçimde iktidarların hedefi olabilmektedir. 2018’de TTB Merkez Konseyi üyelerimizin tamamı gözaltına alınmıştı. Neden? Savaş bir halk sağlığı sorunu dediği için. Bir halk sağlığı sorunu değil midir savaş? İnsanların ölmesine, hastalanmasına, ciddi zararlar görmesine neden olmamakta mıdır? Tabii ki olmaktadır. Bu salgın döneminde de kaçınılmaz olarak salgının yönetilmesi ile ilgili sorunlar ve aksaklıkları görünür kılma görevi TTB’nin olmuştur ve ellerinden geleni yapmaktadırlar. Bugün biliyorsunuz, İzmir’de deprem sonrası yaşananlar ortadadır. Salgın hızla artmaktadır. Koşullar uygun bir biçimde oluşturulmamaktadır. Devlet kurumlarıyla belediyeler, yerel yönetimler ve sivil örgütlerin koordinasyonu sağlanamamaktadır. Bu koşullarda biz hakikati dile getirdiğimiz takdirde de saldırılar kaçınılmaz biçimde devam edecektir.”

‘TTB, 11 Mart itibariyle yapılması gerekenleri adım adım tanımladı’

Salgının başlangıcı ve öncesinde TTB’nin yaptığı çalışmalar ve sürecin seyri hakkında Fincancı, şunları söyledi:

“11 Mart itibariyle Sağlık Bakanlığı’nın salgının Türkiye’de görüldüğünü ifade etmesinden sonra, yapılması gerekenleri de TTB adım adım tanımladı. Bu konuda etik ilkelere uygun tutum için Etik Kurul (TTB Etik Kurulu) görüşünü yayınladı. Düzenli olarak zaten daha salgın Türkiye’de görülmeden önce, TTB Merkez Konsey’i Kovid-19 İzleme Kurulu oluşturmuştu ve düzenli raporlar, değerlendirmeler yayınladı. Yapılan eksiklikleri ve yapılabilenleri tanımlamaya çalıştı.”

‘Bu dönemde intihar sayılarında artış gözlendi’

Kapanma döneminde artan işsizliğin intiharlara yol açtığına Fincancı, “Kapanma devam ederken çalışma ortamlarında herhangi bir kapanma söz konusu olmadı. Özellikle fabrikalar ve benzeri çalışma ortamlarında toplu olarak insanlar uygun olmayan, fiziksel mesafeyi koruyamayacakları koşullarda çalıştılar. Kısmen toplu taşımalara bir düzenleme getirilmiş olsa da gene toplu taşımayla ve servislerle işlerine gitmek zorundaydılar. Günübirlik çalışan ya da esnafın çalışma ortamlarının kapatılmış olması çok ciddi sorunlara yol açtı. İnsanlar işsiz ve gelirden mahrum kaldı. Salgın sınıfsal olarak da çok ciddi bir çöküşe neden oldu. Bu dönemde intihar sayılarında artış gözlendi. İnsanlar ekonomik olarak yaşadıkları zorluklarla, salgının getirdiği kaygıların etkisiyle bir bütün olarak bununla başa çıkmakta zorlandılar ve herhangi bir destek de sağlanamadı” sözleriyle dikkat çekti.

‘Salgında feda ettiğimiz tek şey eğitim olmuş oldu’

Türkiye’de eğitimin uzaktan devam etmesine dair oluşan sorunları Fincancı “Tersinden bir kapanma süreci ile karşı karşıya kaldık. Eğitim devam edecek denildi ama evde 3-4 çocuk olduğunu düşündüğünüzde her birinin eğitim süreci için bilgisayarları, tabletleri ve yeterli internet bağlantısı olması gerekiyordu. Eğitim ile ilgili internet sistemi de sürekli çöküşler yaşadı. Salgında feda ettiğimiz tek şey eğitim olmuş oldu ama iş yerlerinin açık olmasından vazgeçmedik. Açılma ile birlikte işyerlerindeki koşullar ve toplu taşımalar düzenlenmedi. Salgında geldiğimiz yere baktığımızda hızla yayıldığını görüyoruz” şeklinde değerlendirdi.

‘Kovid-19 tekrarında sağlığın daha ileri düzeyde bozulmasına yol açıldığına dair veriler var’

Kovid-19’a olan bağışıklığın zamanla geçmesi üzerine Fincancı “Toplumda ‘bir kez geçirdik, kurtulduk’ algısı var. Öyle bir şey yok. Kovid-19 salgınında biliyoruz ki, bu hastalığa yakalandıktan birkaç ay sonra bağışıklıklarını kaybedip tekrar hastalanabiliyorlar. Yapılan araştırmalarda, tekrar hastalanmalar da sağlığın daha ileri düzeyde bozulmasına yol açıldığına dair veriler var” açıklamasında bulundu.

‘Ülkemizde araştırma yapabilmek için Sağlık Bakanlığı’ndan izin almak zorundayız’

Sağlık Bakanlığı’nın salgınla mücadele sürecinde verileri toplaması ve değerlendirmesi hakkında Fincancı, şunları söyledi:

“Acı olan şudur ki biz ülkemizde araştırma yapabilmek için Sağlık Bakanlığı’ndan izin almak zorundayız. Her ne kadar izin değil bilgilendirme deseler de biliyoruz ki araştırma yapmak için başvuran araştırmacılara verilen yanıt izin verilmiştir ya da verilmemiştir şeklinde. Dolayısıyla bu doğrudan bir izin sistemidir. Bizim araştırma olanaklarımızı da elimizden alıyorlar. Oysa araştırma tümüyle bağımsız olmalı. Tek görüş, Etik Kurul görüşüdür. Etik Kurul görüşü almış her araştırma yapılabilir olmalıdır, yapılması bizim önümüzü açar. Salgındaki durumu görmemizi sağlar.

‘Türkiye’de vaka-hasta ayrımı yapıldı, Dünya Sağlık Örgütü’nün sistemine göre testi pozitif olanların tamamının bildirilmesi gerekiyor’

Vaka-hasta ayrımı yapıldı, böyle bir ayrım yok. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) bildirim sistemine göre testi pozitif olanların tamamının bildirilmesi gerekiyor. Bunun yanı sıra testi pozitif olmasa bile klinik belirtiler itibariyle Kovid-19 şüphelilerin bu bildirim sistemine girilmesi gerekiyor ama biz Kovid-19 testi pozitif olmayıp belirtileri olanları bildirmiyoruz. Testi pozitif olanları da bildirmiyoruz, sadece testi pozitif olup belirtisi olanları bildiriyoruz. Salgının düzeyini görme ve buna ilişkin önlemler alımı konusunda eksik bilgiyle hareket etmiş oluyoruz. 

‘Salgının başından beri 2 milyon insanın testi pozitiftir’

Salgın doğru bir izleme, verilerin doğru çözümlenmesi ve buna istinaden bir yol haritası çıkarılmasıyla yönetilir. Bizde böyle bir yönetim söz konusu değil. Dün itibariyle test sayısı salgın başından itibaren 14 milyonun üzerindeydi. Yedinci ay değerlendirmesinde belirtmiştik; Sağlık Bakanı’nın kendi açıklaması, Nisan ayında test pozitiflik oranları yüzde 20 demişti. Eylül ayında yüzde 10 demişti. Bugün geldiğimiz noktada da yaklaşık olarak yüzde 20’nin üzerine çıktığını biliyoruz. 14 milyonun yüzde 15’ini alın, 2 milyon insanın testi pozitiftir. 2 milyon insan hastalığa yakalanmış ve bulaştırıcılıkları sürüyor demektir. Çok ciddi bir rakamdır. Bize verilen binli rakamlar değildir söz konusu olan, bunu bilmek gerekir.”

‘Sağlık çalışanları olmazsa biz ne yapacağız?’

Fincancı, salgınla mücadelede sivil toplum kuruluşlarının önemini “Ne yazık ki, salgının doğru yönetilemediğini ve doğru yönetim için olması gereken, özellikle alanda uzmanlığı olan bilimsel kimliği kanıtlanmış meslek örgütlerinin mutlaka bu çalışmaların içinde yer alması gerekir. Türk Tabipler Birliği, Türkiye Eczacılar Birliği, Diş Hekimleri Birliği gibi. Filyasyonda kullanıyorlar diş hekimlerini ama Diş Hekimleri Birliğinin herhangi bir söz hakkı yok. Filyasyonların ne kadar sıkıntılı olduğunu biliyoruz, çeşitli sorunlarla karşı karşıya kalıyorlar. Yeterli eğitim, kişisel koruyucu malzeme sağlanması, bu kişilerin çalışma sürelerinin sınırlanması gibi düzenlemeler yok. Bazı bölgelerde sabah sekizden akşam ona kadar çalıştıklarına dair bildirimler var. Oysa viral yükün artması hastalığın daha ağır geçmesine neden oluyor. Türkiye’de sağlık çalışanları arasında 14 kata varan bir fark var toplumdaki salgının oranıyla. Sağlık çalışanları olmazsa biz ne yapacağız? Nasıl başa çıkacağız bu salgınla?” diye vurguladı.

‘Sağlık Bakanlığı’nın tedavi kontrolünde yan etkileri çok açık olan ‘Hidroksiklorokin’ ilacı yer alıyor’

“Tedaviden daha önemli olanın korunma olduğunu” söyleyen Fincancı, devamında şunları söyledi:

“En önemlisi, salgından etkin korunma yöntemlerini bilmemiz. Yakalandıktan sonra tedavi olmak olarak algılıyoruz oysa temel korunma, koruma için uygun bir kapanma, toplu ortamlardan kaçınma ve sıfırıncı vakaya kadar doğru taramalarla izolasyonun gerçekleşmesi olmalıdır. Tedavi protokollerimiz dahi sürekli değişiyor ve hala Sağlık Bakanlığı tedavi kontrolünde bugün etkisi olmadığı kanıtlanmış, yan etkileri çok açık olan ‘Hidroksiklorokin’ ilacı yer alıyor."

Yorum yaz